HASAN GÖLBAŞ FELSEFE SİTESİ...

24/5/2006 - MİTOLOJİ

ANTİK YUNAN’DA FELSEFE

Aklımızı Başımıza Getirenler: Thales’den Aristoteles’e Değişim      

 

Hiçbir kültür yoktur ki, kendisinden öncekilere borçlu olmasın. Ege’de, ilkçağda ortaya çıkan Antik Yunan Aydınlanması da kuşkusuz Mısır ve Mezopotamya’dan aldığı birikimin üzerinde yükseldi.
Hayatın, ölümsüz Pagan Tanrılarının tercihleri ile açıklandığı zamanlardı. Denizdeki fırtına Poseidon’un öfkesiydi; gündoğumu ufkundaki pembelik gül parmaklı Aurora’nın dokunuşu.
İşte bu zamanlarda, sonradan kendilerine Doğa Filozofları adı verilecek bir grup ölümlü,  tüm olan bitene “AKIL”la temellendirilmiş açıklamalar getirmeyi denediler. Onlar, aklımızı başımıza getirerek kendilerinden önceki insani birikime borçlarını fazlasıyla ödediler. Ama yeni nesilleri de hesaplanamayacak kadar büyük ölçüde borçlu ve sorumlu kıldılar.  Onların “tanrılardan alıp” bizlere armağan ettiği “aklı”  ANTİK YUNAN'DA FELSEFE  derslerinde kullanacağız. Sadece borcu ödemek için değil, gelecek nesilleri borçlandırmak için de. Sizleri, “değişim” olgusunun odağa yerleştiği bir tartışmayı, Thales’den Aristoteles’e kadar Ege’nin her yerinde takip etmek ve dilediğiniz limanlarda tartışmaya katılmak üzere bekliyoruz.

Felsefeye Dair ve Ders Hakkında :

Sokrates, benzetmelerle akıl yürütmeyi hiç sevmezdi. Benzetmelerle konuşmanın, safsata yapmak isteyenlerin amaçlarına uygun bir yöntem olduğunu düşünür, kısa soru ve cevaplara dayanan diyalektik tartışma yöntemini tercih ederdi. Ama bazen, onun da (çevresindekilerin hafife almalarına aldırmadan) benzetme yolunu tercih ettiğini görüyoruz.
Bundan bahsetme nedenim  birazdan  benim de felsefeye dair bir  benzetmeyle yazıma devam edecek olmama “gerekçe“ yaratmak. Eğer felsefeyi bir şeye benzetme cezasına çarptırılsaydım, onu neye benzetirdim diye düşündüm ve aşağıdaki satırlar ortaya çıktı.

Felsefe, elmasa benzer çünkü:

1- Nasıl elmas, pırlanta formunda, ’süs’ ve ‘prestij’ için kullanılıyorsa, felsefe de ‘akıllı görünmek’, ’ilgi uyandırmak’ vb. şekillerde ifade edilebilecek bir kozmetik kullanıma sahiptir.

2- Elmas, yapısal özelliği  sayesinde, nasıl en sert mineralleri bile kesebiliyorsa, bilgeliği sevmeye dayanan felsefe de  en  rafine demogojileri etkisiz bırakabilir.

3- Elmas yekpare görünen ışığı bileşenlerine ayırmada gayet mahirdir. Felsefe sanki tek bir şeyi kastediyormuş gibi görünen   kavramları  analiz etmenin en iyi yöntemidir.

4-  Elmas bir başka elmas ile kesilebilir, felsefe  kendisini eleştirebilen tek disiplindir.

Daha fazla zorlamayayım isterseniz, “felsefe” de “elmas” da fazla zorlanmaya gelmez ikisi de kırılgandır! deyip bir nokta koyalım bu benzetmeye.

Gelelim bu dönemki dersimize; Antik Yunan’da Felsefe üst başlığı altında Thales’den Aristoteles’e “değişim” olgusunu inceleyeceğiz. Bundan yaklaşık 2500 yıl önce kainatın mitolojik açıklamasına kulak asmayıp onu kendi aklı ile anlamaya, temellendirmeye çalışan fanilerle tanışacağız.

Peki ne olmuştur da tarihin bir döneminde birileri mitolojiyi, efsaneyi bırakıp aklın, tutarlılığın, gerçeğin peşine düşmüştür?
Aşağıda Aristoteles’in bir cevabı var. Bakalım size bu cevap makul gelecek mi?

Metafizik isimli eserinin I.bölümünde yer alan “felsefenin mahiyeti“ kısmında Aristoteles “hayret” diyor.

“Şimdi olduğu gibi başlangıçta da insanları felsefe yapmaya iten şey, hayret olmuştur. Onlar başlangıçta açık güçlükler karşısında hayrete düşmüşlerdir. Daha sonra yavaş yavaş ilerlemişler ve ay, güneş ve yıldızlara ilişkin olayları, nihayet dünyanın oluşumu gibi daha büyük sorunları ele almışlardır. Şimdi bir sorunu fark etmek ve hayret etmek, kendisinin bilgisiz olduğunu kabul etmektir. Bundan dolayı efsaneyi (mitleri) seven de bir anlamda bilgeliği sevendir. Çünkü efsane, hayret verici şeylerden meydana gelir”

Son olarak, büyük çoğunluğu egeli olan bu ilk “felsefeci kuşağının” görüşlerini  zaman zaman “tuhaf” bulma, bazen de “keşke şimdi yaşıyor olsa da dediklerinin bir bir doğrulandığını görse” deme ihtimalimiz olduğunu belirtelim. Derslerde görüşmek üzere. Hayretiniz hiç bitmesin.

NOT: Felsefe ile tanışıklığı sınırlı olan arkadaşların dersi daha rahat takip edebilmeleri için saat 18 00 - 18 50 arasında  Felsefeye Giriş dersi yapılacaktır. Bu derste, bir felsefi tartışmayı yürütebilmek için gerekli olan temel kavramlar ve teknikler ele alınacaktır. Aşağıdaki konularda kendisini eksikli hisseden arkadaşların bu derse katılması kesinlikle
gerekmektedir: Kavram, Sınıflandırma, Somut, Soyut, Tikel, Tümel, Önerme, Argüman, Tümevarım, Tümdengelim, Reductio Ad Absurdum (Olmayana Ergi)  Modus Ponens, Modus Tolens,  Antik Metin Okuma Teknikleri, Hakkaniyetli Tartışma (Principle of Charity)

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/5/2006 - PSİKİYATRİNİN KISA TARİHİ

PSİKİYATRİNİN KISA TARİHİ

(Azerbaycan Tıp Eğitiminde Psikiyatri)

Tahir Özakkaş

 

 

________ _____________

Ruhsal bozuklukların beyin patolojisi olması düşüncesi, tarihsel yaklaşımlarda materyalizm ile idealizm arasında tartışma konusu olmuştur. Bilim tarihinin her aşamasında bu kavga sürmüş ve kısmen de devam etmektedir.

Bazı tarihi kaynaklarda, geçmiş dönemlerde gözlenen ruhi hastalıkların neler olduğu ve bu hastaların toplumla ilişkilerinin nasıl olduğu üzerinde durulmuştur. Eski dönemlerde akıl hastalıkları bir takım doğa üstü güçlere atfedilmiş ve akıl hastalarına bu sakat mantıkla yaklaşılmıştır. Özellikle orta çağ Avrupası’nda psikotik hastalıklar çok kötü muamelelere maruz bırakılmışlardır. Psikotik eksitasyon içerisinde olan hastalara “Allah’ın gazabına gelmiş” veya “İçine şeytan girmiş” denilerek vahşice yok edilmişlerdir. Kimileri diri diri yakılmış , kimileri de hunharca öldürülmüşlerdir. Psikotik eksitasyon içerisinde olmayıpta içine kapanmış, otistik hale geçmiş psikotik hastalar da çok farklı bir muameleye tabii tutlmuştur. Bunlar Allah’ın sevgili kulları kabul edilmiş ve halk tarafından özel bir ilgiye mazhar olmuşlardır.

Eski Yunun’da tıb ilminin gelişmesi, İoniya mektebinin felsefi etkisinden kaynaklanmaktaydı. Bu felsefi ekolün ilk savunucuları Anaksimandr ve Anaksimen’dır. Bu felsefi ekolün temel iddialarından biri; tıbta mevcut bulunan bütün canlıların, eşyaların v.s.’ın esasını başlangıçta maddenin teşkil etmesidir. Böyle bir felsefi bakışın etkisi altında olan geçmişin materyalist hekimi Alkmeon Krotonski‘tur. Alkmeon Krotonski yaptığı çalışmalarda görme sinirini keşfetmiş ve bu sinirin beyin ile ilişkisini tesbit etmiştir. Alkmeon Krotornski yaptığı çalışmalarda işitme ve koklama duyularının da beyinde birer merkeze sahip olduğunu, bu merkezler sayesinde insanlarda hissetme ve tasavvur etme duyumlarının meydana geldiğini göstermiştir. A. Krotonski, hen ne kadar devrim niteleğindeki bir takım gerçeklere ulaşmışsa da hatalı ve yanlış iddialarda ileri sürmüştür. A. Krotonski’ye göre beyinin yapısı bir demir erintisinden ibarettir. Bu erintinin içerisindeki bir takım bozukluklardan solunum sistemi ve gastrointestinel sistem hastalıkları meydana gelmektedir.

Beynin merkezi sinir sistemi olduğunu ilk ileri süren Hipokrat olmuştur. Milâttan önce 5. yüzyılda yaşayan Hipokrat tıbbın babası kabul edilmektedir. Onun zamanında affektif duygulanımın; sevinç, gülme, eğlenme, diğer yandan korku, endişe, pişmanlık duygularının beyinden ileri geldiği belirtilmiştir. Bu duygulanım ve beyindeki bir takım hastalıklar sonucunda insanlar akıllarını kaybetmekte, sayıklamakta, hayal görmekte ve korkmaktadır. Hipokrat, akıl hastalıklarını beyin hastalıkları olarak kabul ederdi. Hipokrat dikkatli bir gözlemci olarak, beyin travmalarında beynin hangi tarafı travmaya maruz kalmışsa bedensel bozukluğun karşı tarafta meydana geldiğini isbat etmiştir. Ayrıca hâlen geçerliliğini yitirmeyen bir takım terimler onun zamanında tanımlanmıştır. Bunlar arasında “Melankoli, Mani, Paronoya” sayılabilir.

Hipokrat aynı zamanda, demokratik materyalist felsefi bakışlara kaynaklık eden beden kuruluşunu ve duygusal yapı taşlarını karakterize eden sinir sisteminin ilk tasnifatını yapan bilim adamıdır. Hipokrat’ın tasnifinde 4 tip ruhsal yapı vardır. Bunlar; melankolik, flegmatik, sangvinik ve galorik’tir.

Hipokrat bir çok sinir hastalıklarının tedavisinde de kıymetli incelemeler yapmıştır. O, melankolik özelliğini baskın olduğu durumlarda “Yayındırma” tedavisi diyebileceğimiz tedavi yöntemleri önermiştir. Bu tedavi yöntemi içerisinde, kan aldırma, kusturucu maddeler, perhiz, tropik bataklıklara gönderme gibi usuller mevcuttu. Tropik bataklıklara gidenler bu bölgelerde sıtmaya yakalanırlar ve tedavi olurlardı.

Bilindiği gibi Eski Roma’da tıb büyük gelişmeler göstermişti. Ancak akıl hastalıkları konusunda bu gelişimin pek olmadığını söylemek mümkündür. Roma tıbbının büyük hekimi Galen ve onun takipçilerinin akıl hastalıkları konusunda bir yenilik getiremediklerini görmekteyiz.

Roma ve Yunan medeniyetlerinin duraklaması sonucu ilim, güzel sanatlar ve tıbbın gelişmesi de durmuştur. İlmin bütün sahalarında olduğu gibi tıb biliminde de gerilemeler devri başlamış oldu. Feodalizm toplumsal yapısının temel dayanağı olan kilise müessesesi ilmin karşısında olmuş ve tüm ilmi çalışmaları engellemiştir. Ortaçağın karanlık yüzyıllarında meydana gelen ardı arkası kesilmeyen savaşlar, yoksulluk ve açlık medeniyet merkezlerinin dağılmasına, Roma ve Eski Yunandaki ilmi inkişafın durmasına ve kilisenin bağnaz yapısının güçlenmesine neden olmuştur. Tıb ne zaman papazların ve kilisenin emri altına girdi; tabib olmak, hekimlik sanatı ile ilgilenmek, dinî etiketten uzaklaşmak din dışına çıkmak şeklinde kabul ediliyor ve hekimlikle ilgilenenler aforoz ediliyorlardı. Akıl hastalarına ise, “ İçine şeytan girmiş”, “Cadı olmuş” gibi bir takım yakıştırmalar yapılıyor, bu hastalara işkenceler tatbik ediliyor ve en sonunda da canlı canlı meydanlarda yakma işlemi uygulanıyordu.

Orta çağda dünyanın bütün ülkelerinde mevcut bulunan akıl hastalarına böyle muameleler layık görülürken Rusya’da ve İslâm aleminde durum farklı idi. Avrupa ülkelerinden farklı olarak Rusya’da akıl hastalıklarına muamele daha insancıl idi.

XI-XIII asırlarda tıbbın gelişmesi sadece doğudaki İslâm ülkelerinde meydana gelmiştir. Avrupanın bir çok alimleri, Hıristiyan dininin baskısından kurtulabilmek için komşu ülkelere göç etmişler, bu arada Mezopotamyaya, ıran’a ve Arap ülkelerine kaçmışlardır.

Kadim şarkın bazı hekimleri, özellikle Ebu Ali İbn-i Sina (XI. asır) ruhi hastalıkların tabiatı hakkında Hipokrat’ın bakışlarını esas almıştır. Ardından bu hastalıkların tedavisi ile ilgili çalışmalar yapmıştır. Tarihi bilgilerimize göre IX. asırda ilk defa olarak Bağdat, Şam ve Kudüs’te akıl hastalarına mahsus hastahaneler açılmıştır.

Tabiat bilimlerindeki gelişmeler kendisini tıp sahasında da göstermiştir. Akıl hastalıklarının kaynağına dair Hipokrat’ın görüşleri tekrar kabul edilmiştir. Ancak halk arasında bu görüşe itibar edilmeyip, akıl hastası olan şahısları hasta gibi kabul etmeyip onlar incitilmekte, işkence yapılmakta, halk arasında onlara cani gibi bakılmakta ve tecrid edilmeye çalışılmaktaydı.

Akıl hastalıklarının hasta olarak kabul edilip insanca muameleye tabi tutulabilmesi için bir kaç yüz yılın daha geçmesi gerekmiştir. Fransız ihtilaliyle birlikte gündeme gelen (1789) hüriyet, eşitlik, beraberlik, kardeşlik gibi haklardan sonra akıl hastalarına da insanca muamele başlamıştır. Büyük Fransız hekimi F. Pinel (1745 - 1826) Fransız ihtilalinin ideallerini tıba taşımıştır. Pinel ve öğrencilerinin getirdiği tedavi anlayışı psikiyatri tarihinde yeni bir çığır açtı. Avrupada ilk defa olarak (1793) akıl hastalıklarına maruz kalan şahıslar resmen hasta kabul edildi. Hasta kabul edilen bu şahıslar bağlandıkları zencir ve bağlarından çözülerek hastahanelerde tedaviye alındılar. (Şekil 1)

XIX: asrın 30. yıllarında İngiliz hekimi C. Konelli akıl hastalarının hastahanelerde zorunlu tutulmaması gerektiğini ileri sürdü. (Norestraint Kuralı) F. Pinel ise yaptığı çalışmalar sonucunda, akıl hastalarının zencirlerden ve bağlarından sıyrılmasını ve hastahanelerde tedavi altına alınmasını başardı.

C. Konelli ise hareketleri kısıtlayıcı “deli gömlekleri” nin hastalara zorla giydirilmesinin karşısında oldu. C. Konelli’nin idealleri Rusya ‘da C.C. Korsakov tarafından hararetli bir şekilde savunuldu.

A.B.D.’de insancıl psikiyatrinin ilk kurucuları arasında Raşin (1745 - 1813) bulunmaktadır. Raşin özellikle akıl hastahanelerinin kurulması ve çalıştırılması, ilmî çalışmalar üzerine yoğunlaşması ile dikkatleri çekmiştir. XIX. asrın 30. yıllarında psikiyatri sahasında ciddi çalışmalar yapılmış ve bir çok ampirik gözlem ve materyal toplanmıştır.

1822 yılında Beyl (1799 - 1858), progressif sifiliz hastalığının geçirilmiş sifiliz hastalığından kaynaklandığını isbat etmiş ve bu hastalığın klinik gelişimini tasvir etmiştir. Aynı yıllarda Eskerod akıl hastalarının kliniğini sistemleştirmeye çalışmıştır. İllüzyonlar ve hallüsinasyonlar hakkında ileri sürdüğü fikirler hâlâ geçerliliğini sürdürmektedir. Eskerod akıl hastalıklarının alevlenme ve sakin dönemlerindeki fiziki belirtileri tanımlamaya çalışmış ve semptomları sistematik olarak tasnif etmeye gayret etmiştir. Bu şekilde hekim muayenesinin ve gözleminin önemine işaret etmiştir.

Falre (1794 - 1870), Eskerod’un takipçisi olmakla birlikte manik depressif psikoz, alkolizma ve epileptik psikozun tanımını yapmıştır.

XIX. asrın 30. -40. yıllarında Rusyada yeni psikiyatri anlayışını devam ettiren hekimlerden İ.E. Dyadkovski ve P.S. İlinski’nin de isimlerini burada zikretmek gerekir. Bu alimlerin eserlerinde muhtelif akıl hastalıklarının hem klinik hem de fizyolojik analizi ve zararlı dış etkenlerin hastalığın gelişmesindeki tesirleri incelenmiştir.

XIX. asrın birinci yarısında ruhi hastalıklar üzerine yapılmış tecrübi çalışmalar üzerine yoğun tartışmalar yapılmıştır. Bu tartışmalar iki kutuplu olarak devam etmiştir. Spiritualistik bakış ile biolojik bakış tarzı karşı karşıya gelmiştir. Bu tartışmaların temelinde, ruhsal hastalıkların kaynağı araştırılırken sebeb ruhtamıdır yoksa bedendeki arızalardamıdır sorusu olmuştur. Spiritüalist teoriye göre ruhsal hastalıklar incelenirken idealistik felsefenin etikisi altında inceleme yapılmaktadır. Bu teoriyi savunanlar XVI. asırda tatbik edilen çok eski tedavi metodlarını uygulamaya ve bunlardan istifade etmeye çalıştılar. Bu tedavi yöntemleri arasında; hastaların başlarına sıcak tatbik etmek, uzun müddet hastaların üzerlerine soğuk su dökmek, çok miktarda kan aldırmak, hastaları özel mekanizmalarla hareket ettirmek vs.. sayılabilir. (Resim :2) Ancak XIX. yüzyılda tabii ilimler sahasındaki ciddi gelişmeler ve materyalist felsefenin kazanımları biolojik psikiyatrinin hakimiyeti ile sonuçlanmıştır. Dolayısıyla psikiyatristler somatik tıbba daha çok müracaat eder olmuşlardır.

Alman bilim adamlarından V. Grizinger (1817-1868) yaptığı çalışmalarla ruhi hastalıkların insan beynindeki bir takım patolojilerden kaynaklandığını ileri sürdü ve isbat etmeye çalıştı. Bu ekilde bu bilim adamı sayesinde psikiyatri somatik tıbbın bir parçası oldu.

Beynin anatomisi ve fizyolojisi ile ilgili yapılan çalışmalar ve yeni keşifler psikiyatrinin önünü açtı. 1870 yılında V. A. Bets tarafından beyin korteksinin yapısı ve pramidal hücrelerin etikileri ortaya kondu. aynı yıllarda Fritic ve Gitsig yaptıkları çalışmalarda beyin kabugunun motor bölgelerinin uyarılması sonucu periferde çeşitli reaksiyoner hareketlerin meydana geldiğini tesbit ettiler. Biolojik psikiyatrinin gelişimine en başta katkıda bulunanların arasında E. Krepelin ve ardından da ıngiliz bilim adamı G. Modzli (1835-1918) ve Fransız bilim adamı E. Düperin (1862-1921) belirtmek lazımdır.

Darwin’in öğretilerinin tesiri altında faaliyet gösteren alimlerden biri de, büyük Rus psikiyatristi S. S. Korsakov (1854-1900) idi. Onu, haklı olarak, Moskova Psikiyatri Okulu’nun kurucusu olarak kabul ederler. S. S. Korsakov, E. Krepelin’den önce 1889 yılında, psikiyatride nozolojinin oluşmasını sağlamış, alkolizme bağlı, alkol psikozunun klinik seyrini tasvir etmiş, akıl hastalıklarının etyolojisini ve patogenezini izah ederken biyolojik psikiyatri görüşünü esas almıştır. (Bu hastalık 1897. yıldan beri Korsakov Psikozu olarak isimlendirilmektedir.)


Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/5/2006 - DİLİN BİYOLOJİK DAYANAKLARI

DİLİN BİYOLOJİK DAYANAKLARI

DENEYSEL KANITLAR, DİLİN DOĞUŞTAN OLMASINI DESTEKLİYOR MU?

Bora Lee

Çeviren: Gökçen YAŞAYAN


"Dil biçimleri içindeki gramerin prensip ve kuralları, düşüncenin evrensel biçimlerine karşılık gelmek için yapılmıştır... Her bir cümlenin yapısı, bir mantık dersidir."

John Stuart Mill

 

DİLİN BİYOLOJİK TEMELİ

"Gerçekte insan bilgisi, dil başarımı aracılığıyla dilbilimsel yeterlilik tarafından organize edilir ve gerçekliği keşfimiz her zaman dil aracılığıyla olur" (Danchin 29). Gelişmiş omurgalılar, türlerin yavaş evrimi sonucu "sezgisel bilgi"ye sahiptir. Bununla birlikte, dil yoluyla bilgi yaratma yeteneğine sadece insanlar sahiptir. Benjamin Whorf'a göre, "dil... sadece fikirleri seslendiren kopya edici araç değil; daha büyük ölçüde, fikirlere şekil verendir... Biz doğayı dilin ortaya çıkardığı sınırlar dâhilinde çözümleriz" (Joseph 249). Beraberinde, dilin gelişimi ve edinimi, "kompleks ardışık işlem, kavramlara şekil verme yeteneği ve basit uyarıcıları çoklu biçimde sınıflandırma" ile bağlantılıdır (Joseph 178). Antione Danchin, kendimizi, üzerinde araştırma yapılabilecek nesneler olarak algılamamızı sağlayan "kişiyle ilgili döngü" yoluyla çok daha yeterli olan gerçeklik modelleri oluşturmak için, evrenin geri kalanından kendimizi ayırt etmemizi sağladığını ileri sürer. Danchin'in iddia ettiği, tüm insanlarda ortak olan bu "nesneden özneye uzanan yol", dilin evrensel özelliğinin varlığını ileri sürer (29).

Dilin biyolojik buluntuları, bu evrenselliğe önemli derecede katkıda bulunabilir. Konu burada, dilin doğuştan olduğu değildir; çünkü, kesin olarak, dil öğrenilmelidir. Konu, dil öğrenme eğiliminin doğuştan olup olmadığı da değildir; dil öğrenmek için işlevsel bir beyne gereksinim vardır. Araştırılan soru, dil organizasyonunun kökünde biyolojik dayanak olup olmadığı ve dilin içyapısıdır.

Konuşulan dilin edinimi üzerine düşünen bilim adamları ikilemin içsel ve dışsal nedenleri konusunda bölünme yaşamaktalar. Dil edinimlerinin iki tipik modeli, "selektivist (seçici, çev.)" ve "konstruktivist (zihinsel inşacı, çev.)" modellerdir. Selektivist model, iç sebep görüşüne bağlıdır ve Noam Chomsky ile ilişkilendirilmiştir. Selektivist model, "dil kalıbı beyindeki sinirsel yapı tarafından önceden organize edilir, böylece varolan bir çevrenin gerekli parçası olma durumu, her bir bölünmez sinir yapısının sınırlarını oluşturur, bunu yaparken önceden varolmuş organizasyonu etkilemez" (Danchin 30) diye varsayar. [Demet Öngen'in araştırmasına göre; dil gelişimini biyolojik ve psikolojik temellere dayandıran Chomsky’nin “psikolinguistik” kuramına göre insanlar dil öğrenebilmek için özel bir beyin merkezine sahiptirler. Bu merkez, çocuğun ana babasından duyduğu dili içselleştirmesini, kuralları soyutlayarak öğrenmesini ve daha sonra da doğru dil bilgisi kuralları ile konuşmasını sağlar. Bu merkez sayesinde dünya üzerindeki tüm çocuklar aynı evrelerden geçerek, aynı, yürümeyi öğrendikleri gibi konuşmasını öğrenirler. Psikolinguistikçilerin çeşitli kültürlerde elde ettikleri verilerin çözümlenmesi, çocukların karşılaştığı kültüre ya da dile bakılmaksızın son derece benzer bir dil evrelerinden geçtiklerini ortaya koymaktadır. Başka bir anlatımla, Rus, Çin, Fransız ve Türk bebekleri aynı tür basamakları tırmanırlar. (çev.)] Dil ediminin dışsal sebeplerini varsayan konstruktivist model Piaget ve Skinner gibi davranışçıların izlerini sürer. Bu model, "Dil, sürekli iyi yapılanmış çevre ile devamlı etkileşimden kurulur." (Danchin 30) diye varsayar.

NOAM CHOMSKY'NİN DİLE BAKIŞI

Noam Chomsky temel görüşü; doğuştan dil edim aracı, (insanları) dil öğrenmeye hazırlayan sinirsel programın varolduğudur (Kandel 638). Chomsky, tüm dillerin altında yatan evrensel gramere dayandırdığı genetik olarak belirli kurallar sistemini varsayar. Chomsky'ye göre, dil kalıbı beyindeki özel bir "dil organı" tarafından kurulur. Chomsky, dil ediminde çevresel faktörlerin önemini inkâr etmez. O'nun iddiası, dilin işlevini yöneten değişmez biyolojik sabitlerin varolduğudur. Teorisinin konuşulan dilin bireyoluşsal (ontogenesis) açıklamasında, Chomsky önceden varolan insanları dayanak alır; dil yapısı

         aklın becerilerinden biridir, türlerde ortaktır. Dil becerisi rasyonalist teoride iki temel işleve hizmet eder: Linguistik verinin ön analizi için duyu sistemi sağlar ve olabildiğince sınırlı olarak gramerlerin belirli sınıfını tanımlayan şemalama sağlar. Her bir gramer, kısmi dilin teorisidir, cümlelerin belirsiz dizilişinin sözlü ve anlamlı özelliklerini belirtir. Her biri kesin yapıya sahip bu cümleler, gramerce oluşturulan dili kurar. Böyle oluşturulan diller, normal yolla "öğrenilebilir"... Bu bilgi, sonra, duyulanı anlamak için ve öğrenilen prensiplerin sınırlarından ve uyaranların kontrolünden bağımsız olarak, aklın diğer becerileriyle kurulmuş durumların biçim uygunluğu içinde, düşünce ifadesinin karşılıklı konuşulmasını sağlar (Chomsky 12–13).

B.F. SKINNER'IN DİLE BAKIŞI

Davranışların bakışı, dil edimi sürecinin, bir bina yapımı gibi, çevreyle etkileşimden sonuçlandığıdır. Ana hatlarıyla onun savı, insanoğlunun davranışsal koşulları sonucu konuşulan dili edindiğidir. B. F. Skinner şöyle yazar:

Bir çocuk, nispeten seslenişleri kalıba oturtamaz, seçici olarak güçlenir, derece derece var olan sözel toplumda uygun sonuçlar üreten biçimleri ele geçirir, o zaman sözlü davranışı edinir. Bu süreci formüle ederken, geliştirilen davranışın önceden değinilen uyaranlarını yeniden ele almayacağız. İmkansız değilse de, genç bir çocuğun spesifik (çok özel, özellikli) vokal tepkilerini anımsatan uyaranları keşfetmek zordur. Ağzına bir damla limon koyarak ağzını sulandırıp ya da gözlerine parlak ışık verip gözbebeklerini küçülterek bir çocuğa “b” ya da “a” ya da “e” dedirten hiçbir uyaran yoktur. Sözel davranışın kurulduğu ham yanıtlar "aydınlığa çıkarılmış" değildir. Verilen yanıtı takviye etmek için, o olana kadar basitçe bekleriz (Skinner 31).

Skinner çocuğa "rastlantısal ortaya çıkan davranışın kazandırıldığı edimsel koşullanmanın edilgen öznesi" olarak bakar.

DİL EDİMİ VE GELİŞİMİ

John Hughlings Jackson "Öğretilmediği sürece hiçbir çocuk konuşamaz; hiçbir çocuğa, genetik olarak eğitilmeye hazır özel bir dizi sinire sahip olmadan, bir şey öğretilemez." diye yazmıştır (Marshall 41). Dil ediminin çocuklar için doğallığı şaşırtıcıdır: "Dil gelişimi, dilbilimsel olan materyali öğrenmek için çocuğun gösterdiği ilk çabalarla başlamaz" (Locke 268). Çocuklar doğumdan önce öğrenmeye hazırdır: "Vokal öğrenme gibi bazı dil edimleri, hamileliğin son trimesteri (3 aylık dönem) kadar erken başlar" (Locke 268).

Dil gelişimi, bebeklerin konuşma davranışının çeşitli bakış açılarına dikkatlerini vermeye ve karşılık vermeye eğilimi ile başlar. Genetik faktörler önemli bir rol oynar: bebeğin mimiksel ve vokal (seslik) aktiviteye yanıtına, ağırlıklı olarak genetik faktörlerin etki ettiği kabul edilir. Spesifik sinirsel preadaptasyonlar böyle davranışların temelini oluşturur: Klinik ve elektrofizyolojik araştırmalar, insanların yüz ve yüzsel aktiviteleri (Tranel, Damasio and Damasio, 1988 - Locke'dan alıntılanarak) ile ses ve sessel aktiviteleri (Creutzfeldt, Ojemann, and Lettich, 1989 - Locke'dan alıntılanarak) işlemeye yönelik benzer mekanizmalara sahip olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Sosyal kavramanın uzmanlığının bu örnekleri, dil gelişiminde önemlidir. Tomasello ve meslektaşları (1986, Locke 269) 15 aylık bebeklerin anneleriyle beraber olaylara birlikte dikkat vermeye katılma süreleriyle, 21 aylıkların anlamlı sözcük miktarları arasında doğru ilişki bulmuşlardır Snow (1989, Locke 269). 14 aylıklarda sessel taklidin üretilen toplam sözcük sayısı olan üretilen isim ve fiillerin miktarına ve 20 aylıklarda anlaşılır sözcüklerle üretilen sözcüklerin oranına bağlı olduğunu bulmuştur. Bu bulgular, Chomsky’nin dil edinimiyle bağlantılı derin içyapıların varlığı görüşünü destekler.

Diğer etkileyici gerçek, çocukların dil edinme hızı oranlarıdır. Aşağıdaki tablo (Kandel'den adapte edilmiştir) 12–18 aylık çocukların 30–50 sözcük konuştuklarına işaret etmektedir. 18–24 aylık çocukların sözcük haznesi 50'den birkaç yüz taneye kadardır (bu demektir ki, 6 aylık bir sürede sözcük haznesi 2 kattan fazlaya çıkmıştır). Üç yaşında yürümeye başlayan bir çocuk, 1000 üzerinde sözcük bilir. Bu demektir ki, bir yıldan biraz fazla bir sürede, bir çocuk yaklaşık 900 sözcük kazanır-günde 25 sözcük!

Tablo 1. Dil Ediminin Gelişme Aşamaları

Ortalama yaş Dil Aşaması Motor Aşama
6. ay Yumuşak çığlıklar, ünsüz harflere geçiş yapıldığından farklı mırıldanmalarına dönüşür. Desteklenmek için ellerini kullanarak oturur, tek yanlı ulaşır.
1 yaş Dili anlamaya başlar; tek sözcük ile ifade eder. Ayakta durur, tek elinden tutulduğunda yürür.
12.–18. ay Sözcükleri birer birer kullanır; 30–50 sözcüklük haznesi vardır (basit isimler, sıfatlar ve fiil sözcükleri), cümle kuramaz, bir kaç sözcüğü bir anda kullansa bile sözdizimi için gerekli diğer yapıları (ve, ile -abilmek, -ilmek gibi) kullanamaz, fakat anlamada hızla ilerler. Kavrar, serbest bırakıldığında yürür, aşağıya ve geriye doğru emekler.
18.–24. ay Sözdizimine uygun iki sözcüklük (telegrafik) cümleler kurabilir; 50'den birkaç yüze kadar sözcük haznesi vardır, teklif içeren cümleleri anlar. Koşar (ve düşer); tek ayağını öne atarak merdivenleri inip çıkar.
2–5 yaş Her gün yeni sözcükler öğrenir; üç ve fazlası sözcüğü farklı kombinasyonlarda kullanabilir; diğer gerekli yapıları kullanmaya başlar, pek çok gramer hatası ve özel durumlu ifadeler yapar, dili iyi anlamaya başlar.


Her iki ayağıyla zıplar.
3 yaş Tam cümleler kurar, az hata yapar, 1000 sözcük civarında haznesi vardır. Parmak ucunda yürür; diğer ayağını da kullanarak merdivenleri inip çıkar.
4 yaş Yetişkin konuşma tamlığına yakındır. İp üstünden atlar; tek ayağı üzerinde zıplar, çizgi üzerinde yürür.


Bazı hataların asla olmaması için, çocukların, hatalarının bazılarını doğrulamamayı öğrenmeleri gereklidir. Bir hata yapıldığında ve doğrulandığında, bu, alışılmış sözdizimsel yapıyla ilgili mantıksal hatadır (Danchin 32). Başka ifadeyle, tekrar ve tekrar düzeltilen hataları çocuklar tekrar etmez. Çocukların yeni sözcük öğrenirkenki titizlikleri çok şaşırtıcıdır. İki üç yaşlarındaki çocuklara, sözcükler tanım terimleri olarak öğretilmez. Sözün gelişinden sözcüklerin anlamlarını yakalarlar. Örneğin kalın ve siyah renkli bir kalem alıp onlara bunun bir "kalem" olduğunu söylediğimde, çocuklar "kalem" ile ne anlatmak istediğimi anlarlar. Nadir olarak "kalem"in kalınlıkla ya da siyah olmasıyla ilgili düşünce hatası yaparlar. Bu, dile dair birtakım sezgisel "kurallar" sisteminin varlığını önerir.

KRİTİK DÖNEM

Diğer sinirsel işlevler gibi, dil öğrenme yeteneğinin de kritik bir periyodu vardır (bu kritik periyot, diğerleriyle karşılaştırıldığında biraz daha uzun olabilir). Pek çok teorik çalışma göstermiştir ki "(hücre sayısı dâhil) bağlantının önemli gerilemesi öğrenme süreci olarak yer alır." (Danchin 33). Beyin dil gelişimi olduğu esnada, gereksiz bağlantıları "budamaya" gider. Diğer bir ifadeyle, öğrenme sırasında, sinirsel sinaptik bağlar yaratılmaz ya da inşa edilmez; önceden vardır, dil öğrenimi yer aldıkça gereksiz olanlar sadece eksilir. Bu işlem, sinir sistemi sinapslarının oluşumu sırasında olur. Örneğin, görsel sistemin gelişiminde, sinaptik oluşum "beraber yan, beraber bağlan" (fire together, wire together) prensibini uygular. Gelişim döneminin erken evresinde, görsel sistem çok fazla miktarda bilgi alır ve sinaptik bağlarda fazla miktarda dallanma olur. Bazı bilgiler (sayısal ya da yoğunluk olarak) daha baskın olunca, bazı sinaptik bağlar güçlenir, bazı bağlar daha az gerekli olup azalır ve kaybolur. Hiç kimse sinirsel şekli yöneten katı biyolojik sınırlamaları reddedemez. Dil edinimindeki sinirsel gelişim sinir şeklinin gelişimine paralelse, bu, dilin çevreyle etkileşim sonucu kurulduğuna dayanan konstruktivist modele karşı güçlü bir kanıttır.

Sağır ebeveynlerin normal ebeveynlere göre çocuklarıyla sözsüz ‘linguistik’ iletişimi daha erkendir. Serazin'in gözlemine göre sağır ebeveynlerden doğmuş çocukların sinirsel gelişimi, normal ebeveynlerden doğmuş sağır çocuklara oranla daha normaldir (Danchin 33). Bu örnekler, bireysel performansın çevreyle iletişimin sonucu olmasına rağmen, sözdiziminin temel kurallarını sinirsel yapının etkilediğini gösterir.

Dil ediminin kritik periyodunu ve böylece sekektivist modeli destekleyen diğer gerçek, dil öğrenme yeteneğinin yaşla beraber gerilediğidir. "Amerika'ya göç etmiş Çinli ve Koreli çocuklar arasında, ergenliğe kadar, ülkeye geliş yaşları ve İngilizce yeterlilikleri arasında doğru orantı vardır" (Kandel 638). Çok geniş alanda fenomenin kabul ettiği bu gerçek, evrensel biyolojik temeli belirtir.

LATERİZASYON [1]

Şüphesiz, dilin biyolojik temeli vardır. Çok sayıda sinirsel yapı ve lifli yolaklar bir konuşmanın formülasyonunda, ifadesinde ve konuşma ve sözlü düşüncenin kavranmasında yer alır (Joseph 253). Beyindeki dil düzeninin derinlemesine incelemesi, kaç tane dil ediminin biyolojik yapılarca nasıl yönetildiğine dair önemli ipuçları verebilir.

Dr. R. Joseph, beynin sağ ve sol yanının farklı iletişim durumlarını kullandığını ve bazen farklı dil sistemlerine bağlı olduğunu öne sürmüştür (11). Beynin her bir yarımküresine bilgi aktarımının farklı taşınması buna güçlü bir delildir. İnsanların çoğunda, sol yarımküre konuşulan dili yönlendirmede etkiliyken, sosyal ve duygusal sesleri yönlendirmede büyük ölçüde zayıftır. Sağ yarımkürede sosyal ve duygusal seslerde çok etkiliyken, dil yetileri konusunda yetersizdir (Joseph 12).

İnsan beyninin simetrik olmadığı gerçekte iyi bilinir. Birkaç istisna dışında sağ elini kullanan insanların sol yarımküreye bağlı olarak dildeki uzmanlığı, bir asırdan uzun süredir kabul edilir (Bogen 13). Son çalışmalar (sol yarımkürenin dil kolaylaştırıcı olmasına karşı) beyindeki dil işlevlerinde tamamlayıcı yarımküresel uzmanlaşmayı öne sürse de, dil işlevinde sağ ve sol yarımkürenin farklılığına dair kanıt hala desteklenmektedir.

Hemisferectomi sonrası ya da "tüm serebral yarımküresi cerrahi olarak ayrılmış" hastalar üzerinde yapılan çalışmalar, beynin dilsel işlevinin laterizasyonunu destekler (Code 51). Bazı araştırmacılar sağ yarımkürenin bazı dil kabiliyetlerine sahip olduğunu öne sürse de, genel olarak, sağ yarımkürenin fonksiyonlarının sol yarımkürenin altında olduğu açıktır.

[1] Laterizasyon: Beynin sağ ya da sol tarafında işlevin yerleşimi, çev.

LOKALİZASYON

Dil fonksiyonu çalışmalarında çok kullanılan yollardan biri, çeşitli dil bozukluklarını ve hasarlarını analiz etmedir. Korteksin çeşitli bölgelerindeki lezyonlar, bazı işlevlerin kaybolmasına ya da hasarına neden olur. Dil performansının beyindeki lezyonlarla birlikte incelenmesi, yaklaşık 100 yıldır bilinir. Genel olarak bu çalışmalar beyinde dil işlevlerinin lokalizasyonunu varsayar: Beynin belli bölümündeki lezyon, konuşulan dili kavrama yeteneğini etkilemeden dil üretimine engel olabilir. Afazi (aphasia-konuşamama) sıklıkla üç tipe ayrılır: Kavramada büyük hasarla karakterize Wernicke Afazisi; üretimin hasarıyla karakterize Broca Afazisi ve Broca Afazisi ile Wernicke Afazisi'nin sendromlarının kombinasyonu ile karakterize İleti Afazisi.

Wernicke afazisindeki lezyon, Wernicke alanındadır ve sıklıkla temporal lobun superior kısımları olan Brodmann’ın 39 ve 40 no'lu alanına ve Brodmann’ın 37 no'lu alanındaki inferior kısmına kadar genişlemiştir. Wernicke alanı, beynin sol posterior inferior frontal parçasındadır ve lateral sulcus (beyin kıvrımı)'a bitişiktir. Önceden sözü edildiği gibi, böyle lezyonlar dil kavramayı etkiler. Görsel ve işitsel girdiler hasar görür. Konuşmanın akıcı olmasına rağmen, Wernicke afazisinde dil üretimiyle ilgili bazı güçlükler çeşitli şekillerde vardır: parafazi (paraphasia) hastaların konuşma sırasında yanlış sözcük ya da yanlış sözcük kombinasyonları kullandıkları rahatsızlıktır. Sözcüklere fazladan hece ya da cümlelere fazladan sözcük eklenir. Neolojizm, yeni sözcük üretimiyle ilgilidir. Konuşmanın farklı bölümlerinde, isimler değiştirilmeye çok eğilimlidir. Logorrhea aşırı konuşmayla ilgilidir. Logorrhea olan hastalar, konuşma makinesi olarak adlandırılan fenomeni sergilerler: düşüncelerini açıklamada gereksiz sözcükler kullanabilirler. Boş konuşma akıldaki fikirlerin ifade edilme bozukluğudur. Bu bozukluğu olan insanlar, bu hastalığa sahip olduklarının farkında değildir (Kandel 640).

Broca Afazisine frontal lobdaki motor asosiasyon korteks hasarı neden olur, genellikle frontal operculum'un (Broca alanı) parçası olan üçüncü frontal gyrus'un posterior kısmına yayılır (Brodmann’ın 44 ve 45 no'lu alanları). Ayrıca çeşitli nedenlerle çevredeki premotor ve prefrontal bölgeler (6, 8, 9, 10 ve 46 no'lu alanlar) hasar görür (Kandel 640).

Broca Afazisinde büyük çeşitlilikte hasarlar varolur. Hastalar yavaşlatılmış, neredeyse tam sessizlik durumundaki konuşmadan ıstırap çekebilir. Sözcükler unutulabilir, çoğul isimler tekil olarak ifade edilebilir, fiiller mastar ekiyle bırakılabilir. Broca Afazisi hastaları (Wernicke Afazisinden farklı olarak) genellikle bozukluğun farkındadır. Yüksek sesle okuma yeteneği ve yazma yeteneği Broca Afazisinden etkilenir.

Broca Afazisi hastası Leborgne, tarihte muhtemelen en çok tanınan afazik hastadır. Bu ünlü afazik hasta, takma adı Tan ile bilinir. "Tan", O'nun konuşmaya çalıştığında çoğu kez ürettiği anlamsız otomatik sözcüktür. Böyle sözcükler günümüz literatüründe konuşma otomatizmi olarak adlandırılır. Genellikle "tümel afazik" olarak tanımlanan konuşma otomatizmi hastalar, "çeşitli biçimlerde ifadede ya da kavramada" sözdizimi, anlambilim ve sesbilim kullanma yeteneklerinde pek çok hasar vardır.

Üç ana tipin sonuncusu olan İleti Afazisi ana dil alanlarını (Broca ve Wernicke alanları) birleştiren merkezdeki hasar sonucu olur. Bu merkez, arcuate fasciculus, temporal lobda beyaz maddeye uzanır. Parietal lobun supramarginal gyrus'u ile sol temporal lobun posterior ve superior tarafları hasarı, fasciculus'da hasara neden olabilir (Kandel 641).

Afazi çalışmaları, beynin dil organizasyona inanılmaz bir bakış açısı getirebilir. Spesifik dil bozuklukları oluşumu, beynin belli parçalarındaki lezyonlar sonucu olur, çoğunlukla beyin işlevleri lokalizasyonuyla açıklanır. Varolan çeşitli dil bozukluklarını, beynin spesifik alanındaki fiziksel bozuklukla ilişkilendiririz. Bu kanıtlar, beyinde önceden varolan evrensel biyolojik düzeni destekler. Eğer önceden varolmasaydı, birçok beyin, hatta farklı dilleri konuşan insanların beyinleri, birbirine benzer sinaptik bağları nasıl kurabilirdi? Beyindeki dilbilimsel işlevlerin yerleşimi, dil öğrenimimizi yöneten doğuştan gelen fiziksel yapıya işaret eder.

SİNİRSEL YAPININ ESNEKLİĞİ [2]

Kurallarda istisnalar her zaman vardır. Belli sayıdaki insanlarda, dil işlev yeri tamamıyla farklı organize edilmiştir. Örneğin, dil kullanımında önemli olduğu düşünülen beyin parçalarında kortikal lezyonlarla doğan çocuklarda ya da erken gelişenlerde, hasar gören parçaların görevlerini diğer parçaların "üstlendiği" görülmüştür. Gelişimin erken devresinde sol yarımküresinde ciddi ölçüde hasar olan çocukların dil yetenekleri oluşmamıştır. Sağ yarımküre de dil merkezleri içerir. Bu kanıtlar gerçekten dili oluşturan, önceden varolan biyolojik koşulların oluşmadığını mı gösterir? Bu sorunun yanıtı için dil edinimi ve kritik dönem tartışmalarına dönelim: Kanıt, dil edinimi ve gelişiminin yer aldığı sinirsel bağlantıda gerileme olduğunu öne sürer. Daha önceden başlayacak olursak, beyin, rasgele bir yapı olmayıp, beyinde önceden varolan sinaptik bağlantıları "budar"; bu bağlantıların yapılabileceği çok yol vardır. Ayrıca, beyin yapabileceği en iyi şekilde oluşan durum ve işlevlere adapte olur. Örneğin beyin yarımküreleri arasındaki bağ cerrahi olarak ayrılan hastaların çeşitli davranışsal eksiklikler gösterdiğini biliriz. Bununla birlikte corpus callosum'un basitçe noksanlığına bağlı doğuştan hasarlı insanlarda davranışsal bozukluk ya hiç yoktur ya da çok azdır. Bu, beynin iki yarımküresinin bilgi değişimi için başka bir şekilde adapte olduğunu gösterir. Böyle örneklemeler sadece beynin bağlantılarının esnekliğini gösterir.

[2] Esneklik (Plasticity): Yapı ve/ya işlevde değişikliğe uğrama kapasitesi, çev.

KONSTRUKTİVİST YA DA SELEKTİVİST MODEL?

Dil işlevinin arkasında yatan katı biyolojik sınırların varlığına dair yeterli kanıt var gibi görülüyor. Biyolojik kanıtlar, Chomsky'nin izinde yürüyen selektivist modeli destekler; esnek önceden organize edilmiş beyin yapısı, son şekline çevre etkileşimi sonrası girer. Burada, dil işlevini düzenleyen biyolojik sınırlamalar vardır. Bununla birlikte, bu iddialar eleştirisiz varolmamıştır. Beynin iki yarımküresinde işlevsel asimetri olmasına dair biyolojik kanıt, hala birincil ilişkidir. 1926 gibi erken bir zamanda, baş "dille ve diğer ileri işlevlerle" ifade edilirdi, "topografik tanımlama diye bir şey yoktu, işlevsel terminolojik tanım tek mümkün yoldu." (Caplan 121). Ya da Luria'nın ısrar ettiği gibi, Chomsky’nin gramer anlayışı ve onun dönüştürülmüş kuralları, konuşmanın kaydını ve formatını içeren gerçek işlemlerin tanımlamalarından çok sınırlı açıklamalardır (Luria qtd. Vocate 3).

Yakın bir zamanda dilin asıl sinirsel temelini anlamamız mümkün gözükmemektedir. Beynin kendisi hakkında hala çok az biliyoruz. Dilin gerçekte beyne nasıl işlendiğini bilmiyoruz. Tüm bildiğimiz dilin fiziksel beyinle nasıl bir ilişkide olduğu ya da tersine, fiziksel beynin dille nasıl bir ilişkide olduğu; bu, sadece çeşitli beyin lezyonları üzerinde çalışmalarla ve bu lezyonu izleyen çeşitli konuşma bozukluklarıyla, önerilen kanıtları temel alarak varsaydığımız bir ilişkidir. Hala hasardan zarar görmüş bu alanlara, işlevler için uygun ortam sağlayan farklı sinirsel bölgelerin doğru yapısı hakkında çok az fikrimiz var (Marshall 53). Aynı zamanda dil edinimi ve gelişimi mekanizmasında önemli tek şeyin çevreden gelen uyarılar olduğuna dayanan kanıt yok. Dil işlevlerinin laterizasyonu, beyindeki dil merkezlerinin düzenlenmesi, çocukların dil öğrenimindeki çabukluğu tüm yönlerden, sıkı biyolojik sınırların varlığını savunan selektivist model tarafındadır. Kısaca, beynimizde önceden varolup dil yeteneklerimizi yöneten koşullara itibar etmemek için çok fazla kanıt vardır. Beyni ve dilin sinirsel temelini anlayana kadar, tartışma açık uçlu kalacaktır. Chomsky’nin kendi cümlelerini alırsak: "Her ne olursa olsun, gelişen sistem aslında deneyimle biçimlenir ya da deneyimle desteklenen içsel işlem ve yapıları yansıtır."

 


Kaynakca

Bogen, Joseph E. Does cognition in the disconnected right hemisphere require right hemisphere possession of language?. Brain & Language. Vol 57(1) 12–21, Mar 1997.

Caplan, David. On the cerebral localization of linguistic functions: Logical and empirical issues surrounding deficit analysis and functional localization. Brain & Language. Vol 14(1) 120–137, Sep 1981.

Chomsky, N. Reflections of Language. New York: Pantheon Books, 1975.

Code, Chris. Can the right hemisphere speak? Brain & Language. Vol 57(1) 38–59, Mar 1997.

Joseph, R. The Naked Neuron: Evolution and the Languages of the Body and Brain. New York: Plenum Press, 1993.

Kandel, Eric. Essentials of Neural Science and Behavior. Stamford[CT]: Appleton and Lange, 1995.

Levy, Yonata. Modularity of language reconsidered. Brain & Language. Vol 55(2) 240–263, Nov 1996.

Locke, John L. A theory of neurolinguistic development. Brain & Language. Vol 58(2) 265–326, Jun 1997.

Modgil, Sohan and Celia Modgil. Noam Chomsky: Consensus and Controversy. New York: The Falmer Press, 1987.

Persson, Inga-Britt. Connectionism, language production and adult aphasia: elaboration of a connectionist framework for lexical processing and a hypothesis of agrammatic aphasia. Helsinki, Finland: Societas Scientiarum Fennica, 1995.

Schachter, Jacquelyn. Some semantic prerequisites for a model of language. Brain & Language. Vol 3(2) 292–304, Apr 1976.

Schnitzer, Marc L. Toward a neurolinguistic theory of language. Brain & Language. Vol 6(3) 342–361, Nov 1978.

Skinner, B. F. Verbal behavior. New York: Appleton-Century-Crofts, 1970.

Vocate, Donna R. The Theory of A.R. Luria: Functions of Spoken Language in the Development of Higher Mental Process. Hillsdale [NJ]: Lawrence Erlbaum Associates, Inc., 1987.

Çevirenin Kaynakcası

ÖNGEN, Demet. AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ EĞİTİM FAKÜLTESİ BÜLTENİ YIL 2 SAYI 8


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/5/2006 - Sizin İçin Seçtiklerim...

Sizin İçin Seçtiklerim

Felsefe


AnlamBilim

ANLAMBİLİM
Pierre Guiraud
Multilingual Yabancı Dil Yayınları

insanın tensel ve toplumsal evreni, gösterge dizgelerinden oluşur. Gösterge sözcük olur, ulaşım belirtkesi olur, töre olur; değişik davranış türleri ya da toplumsal yaşamı kuran değişik kurallar, öğeler biçimine bürünür. Ama işler açısından hep anlam aktarma özelliği taşır. Bu bakımdan insanoğlunun anlığı gösterge üreten bir düzenek, göstergeler de anlam aktaran araçlardır.

ANLAMBİLİM
Sözcüğün Anlam Açılımı
Nizamettin Uğur
Doruk Yayınları

Anlam-sözcük ilişilerinin "sözcüğün anlam açılımı" biçiminde ele alındığı bu kitapta, anlamın boyutları ülkemizde ilk kez kavramlar düzeyinde tartışılmaktadır.
Alanında tek kitap olan bu çalışmada, anlamın diyalektiği ve boyutları ile sözcük-anlam bağlantıları, gerçek anlam-dğişmece anlam karşıtbütününde ele alınmıştır.
Farklı bir yaklaşımla yeni bölümlemeler, kavramlaştırmalar, terimlendirmeler yoluna gidilerek gerçek anlam, başat anlam, yan anlam; değişmece türleri olarak da benzetme, eğretileme, düzdeğişmece, niceleme, değinmece, yoksunlama konularında ayrıntılı açıklamalara ve tartışmalara girilmiş, aktarmalar kavramına da yeni bir yaklaşım getirilmiştir.
(Arka Kapak)

Bilinç ve DilBİLİNÇ VE DİL
John R. Searle
LİTERA YAYINCILIK / Çağdaş Felsefe Dizisi
Bilinç ve Dil isimli bu çalışma, John R. Searle'ün son eseri olması nedeniyle onun felsefi sisteminin en son ve yetkin halini bizlere sunmaktadır. Çağımızın en büyük filozoflarından biri sayılabicek olan Searle, sistemli ve güçlü felsefesiyle tüm akım ve düşünürlere karşı 'Modern Aristo' gibi sağlam bir duruş sergilerken, aynı zamanda bize en klasik ile en yeni arasında felsefi bağlantının çok güzel bir örneğini göstermektedir. Eser öndört bölümden oluşmakta ve filozofun çok geniş felsefi külliyatını bir şaheser niteliğinde temsil etmektedir.

John R. Searle'ün son eseri olan Bilinç ve Dil isimli bu çalışma, öndört bölümden oluşmakta ve filozofun çok geniş felsefi külliyatını bir şaheser niteliğinde temsil etmektedir. Kendimizin diğer insanlar ve doğal dünya ile olan ilişkilerimizde anlamlı ve bütüncül bir açıklamasını nasıl yapabileceğimizi geniş bir problematik çerçevede ele alan bu eser, söz edimleri, niyetlilik, bilinç, anlam ve akıl gibi temel felsefi sorunları irdelemektedir.İlk beş makale özelde bilinç, genelde ise niyetli fenomenleri konu edinmektedir. Geriye kalan makaleler, filozofun psikoloji ve diğer sosyal bilimler bakımından zihin sorununa yaklaşımlarını ve bu konuyla ilgili tartışmaları ele almaktadır. Yine bu makalelerde özellikle söz edimleri teorisinin çeşitli ve en son tartışma biçimleri ortaya konulmakta ve Quine ile Kripke tarafından benimsenen farklı şüphecilik biçimlerine meydan okuyan bir zihinsel gerçekcilik modeli savunulmaktadır. Bu eserin çok geniş felsefî spekturumuyla Türk okuyucusuna çağdaş dil felsefesi, zihin felsefesi ve kognitif bilimler alanında derin bir kavrayış ve bilgi düzeyi sağlayacağı kanaatindeyiz.

Dil Felsefesine GirişDil Felsefesine Giriş
Atakan Altınörs
İnkılap Kitabevi

Bu kitapta öncelikle, dili nesne edinen diğer bilgi dallarının çeşitliliği içinde dil felsefesinin kendine özgü sorunları ve bu sorunlar için felsefe tarihi boyunca filozoflar tarafından önerilmiş çözümler tanıtılmaktadır. Birinci bölümde dil felsefesinin ana konuları ve onları nesneleştirme tarzının dil ile ilgili bilgi dallarından farkı; ikinci bölümde dil felsefesinin temel problemi olan "anlam" sorununa ilişkin çözüm önerileri; üçüncü bölümdeyse Antik Çağ'dan yirminci yüzyıla kadar geçen dönemdeki çeşitli filozofların dil anlayışları arasından seçilmiş örnekler yer almaktadır. Ele alınan konuyu dolaysız bir şekilde literatürdeki tekstlere bağlama amacıyla, kitaptaki her alt bölüme küçük okuma parçaları ilave edilmiştir.

Konuyla ilgili rahat okunabilen bir kaynak kitap olarak Dil Felsefesine Giriş'in özellikle dil felsefesi dersi alan öğrencilerin nezdinde mevcut olan bir boşluğu dolduracağına inanıyoruz.

Dil Felsefesi SözlüğüDil Felsefesi Sözlüğü
Atakan Altınörs
Paradigma Yayınları

Felsefe disiplini terminolojileri arasında dil felsefesi terminolojisi daha 'teknik' bir özellik taşır. Mantık, dilbilim, göstergebilim gibi alanlar ve etkileşimi nedeniyle, geleneksel felsefe disiplinlerinin sözvarlığını içeren sözlükler dil felsefesi metinlerinin okunması için yetersiz kalabilmektedir. Atakan Altınörs'ün hazırladığı Dil Felsefesi Sözlüğü, konuyla ilgili metinleri çözümlemede okuyucuya kılavuzluk etme amacını taşıyor. Sözlükte, kavramların yanı sıra, temel akımlara ve başlıca filozoflara ilişkin açıklayıcı maddeler de yer alıyor. Dil Felsefesi Sözlüğü'nün felsefe öğrencileri ve okuyucuları kadar dil ve iletişim sorunlarını duyarlı okuyucular için de faydalı bir başvuru kaynağı olacağını umuyoruz.
(Arka Kapak)

Dil HapishanesiDil Hapishanesi
Fredric Jameson
Mehmet H. Doğan
Yapı Kredi Yayınları

Dil Hapishanesi, yeni başlayanlar kadar uzmanlar için de albenisi olan bir kitap. Uzman olmayan okurlar, Rus Biçimciliği ve Paris Yapısalcılığının karmaşık sırlarının akıcı bir şekilde değerlendirildiği bir giriş kitabı okuyacak; konunun uzmanları ise bu kitabı iki nedenden ötürü okumaya değer bulacak: birincisi, Jameson hem Biçimciliğin, hem de Yapısalcılığın hatalı altyapısını bir cerrah kararlılığıyla ortaya koyuyor, ama aynı zamanda, bu altyapının hakkını da veriyor; ikincisi, Jameson'ın ayrıntılı incelemesi, Yapısalcılıkla Marksizm arasındaki karşıtlıkları ve kesişme noktalarını açığa çıkarıyor.
Fredric Jameson Dil Hapishanesi'nde Yapısalcılığa ve Rus Biçimciliğine genel bir bakışla yaklaşmakla kalmıyor, bu iki akımın temel metodolojilerine önemli bir eleştiri de getiriyor.

Dil Sembolik Formlar Felsefesi IDil Sembolik Formlar Felsefesi I
Ernst Cassirer;
Türkçeleştiren: Milay Köktürk
Hece Yayınları

Dilin kaynağı ve doğasını soran felsefi soru, esas itibarıyla varlığın kaynağının ve doğasının ne olduğu sorusu kadar eskidir. Çünkü dil ve varlığın, kelime ve anlamın henüz daha birbirinden ayrılmamış olması, felsefenin onları ayrılmaz bir birlik olarak görmesi, felsefe açısından dünyanın bütünü üzerinde ilk bilinçli refleksiyonu anlatır.

Dilin kendisi bir refleksiyon temeli ve şartı olduğu, felsefi 'aydınlık' da ilkin dilin içinde ve dil vasıtasıyla geliştiği için, ilk zihin bilinci, dili daima verilmiş bir realite olarak fiziksel gerçeklikle mukayese edilebilir ve onunla aynı değerde olan bir 'gerçeklik' olarak kabul edilmiştir.

Dilin dünyası, insan kendi bakışını bu dünyaya yönelttiği anda, aynı kesinli ve zorunluluk içinde ve benzer 'nesnellik' içinde -ki şeylerin dünyası insanın karşısına bu nesnellikle çıkar- insanı kuşatır.

Dil,Şu Büyülü DüzenDil,Şu Büyülü Düzen
Doğan Aksan
Bilgi Yayınevi / Bilgi Dizisi

Şu konuştuğumuz dil, yeryüzünde çeşitli toplumların yararlandığı diller, neresinden bakarsanız bakın, büyülü, olağanüstü şaşılacak bir düzenin varlığını ortaya koymaktadır; insana özgü, onun olağanüstü yaradılışına bağlı bir düzenin.
Bu kitap bir yandan dilbilim konularını herkese seslenecek biçimde ele almaya, bir yandan da dilbilim, filoloji öğrencilerine, bu alanlarda çalışanlara ve dile ilgi duyan, dile meraklı kimselere yararlı olmaya yönelmiştir. Bu nedenle, her konudaki bütün yayınların değil, bazı ana kaynakların gösterilmesi yoluna gidilmiş, okurun, çoğunluğu yabancı bir yığın akım ve araştırmacı adıyla karşı karşıya kalmadan başlıca çalışma konularına ve ana kavramlara ulaşması yeğlenmiştir.
"Dil, Şu Büyülü Düzen..." okurlara, bugüne kadar dilin ortaya çıkan yönlerinden önemli bir bölümünü sunmaktadır.
(Arka Kapak)

Dil ve ZihinDil ve Zihin
Noam Chomsky
Ayraç Yayınevi

Dil ve Zihin, ABD'deki Vietnam savaşı karşıtı eylemlerin önderlerinden, daha kırk yaşına gelmeden alanının yapısını değiştiren ünlü dilbilimci Chomsky'nin üçüncü bir kimliğinin, felsefeci kimliğinin öne çıktığı bir metin.

Dil, insan zihninin aynasıdır. Zihin boş bir levha değildir; içerisinde doğuştan gelen kimi yapılar vardır. Descartes ile 17. yüzyıl felsefesinin bu iki temel düşüncesinden yola çıkan Chomsky, Dil ve Zihin'in ilk üç bölümünde, 'Dilin doğasıyla ilgili araştırmalarla kurgulamaların zihin incelemelerine katkısı nedir?', 'Çağdaş dilbilimde zihin incelemeleriyle bağlantılı gelişmeler nelerdir?, 'Dil ve zihin incelemeleri gelecekte nasıl bir biçim alabilir?' gibi sorulara yanıt arıyor. Dördüncü Bölümde, ilk üç bölümde sunulan temel kavramları yeniden ele alıp sözdizimi yapılanlarının anlam yorumlamaları konusunda daha sonra yapılmış çalışmaları irdeliyor. Beşinci Bölümde, üretici dönüşümsel dilbilgisi kuramını kısaca sunup bunun insan ruhbilimi açısından taşıdığı olanakları araştırıyor. Son bölümdeyse çağdaş dilbilimle felsefe arasındaki kesişme noktalarını arıyor.
(Arka Kapak)

Dilbilim Terimden Anlama Dilbilim YazılarıDilbilim Terimden Anlama Dilbilim Yazıları
Canan Şenöz Ayata
Multilingual Yabancı Dil Yayınları
Prof. Dr. Mustafa Durak'ın derlediği ve çevirdiği şu makaleler yer alıyor bu kitapta
Dil Bilinci -J.B. Marcellesi ve B. Cardin
Terim Konusunda -Bruno de Besse
İşlevsel Dilbilime Giriş -Henri Frei
Sözdizim, Anlambilim ve Edimbilim -John Lyons
Anlam Çözümlemesi -John Lynons
Anlam ve İktidar -Felix Guattari
Anton Marty'nin Dil Felsefesi -Oswald Ducrot

Her Yönüyle Dil Ana Çizgileriyle Dilbilim 1 - 3 Cilt TK.

Doğan Aksan
TDK Yayınları

Dilbilimin Temel Kavram ve İlkeleri Dilbilimin Temel Kavram ve İlkeleri
Berke Vardar
Multilingual Yabancı Dil Yayınları

DİLBİLİME GİRİŞDİLBİLİME GİRİŞ
Zeynel Kıran
Seçkin Yayınları

Genel Dilbilim Dersleri

Genel Dilbilim Dersleri
Ferdinand de Saussure
Multilingual Yabancı Dil Yayınları

Çevirisini sunduğumuz yapıt, XX. yüzyılın çığır açan, devrim yaratan temel kitaplarından biridir. Dilbilimde olduğu gibi ondan esinlenen tüm dallarda da adına sık rastlanan, alıntılarda daha geniş yer tutan bir başka yapıt göstermeye olanak yok gibidir.1930'lardan çok yakın bir geçmişe değin Batı'da yayımlanan pek az dilbilim yapıtında bu kitaptan söz edilemez; 1950'lerden sonra dilbilim kökenli kavram, ilke ve yöntemlerden yararlanan çok az budun-bilim, ruhbilim, yazınsal eleştiri, göstergebilim, vb. çalışmasında bu yapıt anılmaz.Yüzyılımızın başlarında, İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure'ün Cenevre Üniversitesi'nde verdiği genel dilbilim derslerinde öğrencilerin tuttukları notların, bilginin ölümünden sonra derlenerek özgün bir bireşime dönüştürülmesi sonucu yayımlanan bu ilginç yazgılı yapıt bugüne değin değişik yorumlara, çelişik açıklamalara, ardı arkası kesilmez tartışmalara konu olmuştur. Çünkü bütün büyük yapıtlar gibi Genel Dilbilim Dersleri de değişik görünümler sunan, bir yanıyla geçmişe kök salan, bir yanıyla çağını yansıtan, bir yanıyla da gücül bir geleceği satırları arasında saklayan, büyük kuramcının sözlü açıklamalarındaki yaratış çabasını hem çarpıcı kesinlemeleri, hem de yoruma açık duraksamalarıyla yazılı anlatımın kendine özgü kalıplarına indirgeyen çok yönlü bir anıttır.

Dilegelen FelsefeDile Gelen FelsefeCogito
Taylan Altuğ
Yapı Kredi Yayınları

1970'li yıllardan beri ürün veren, felsefeci Taylan Altuğ, yeni kitabı Dile Gelen Felsefe'de felsefenin "dile gelme" koşullarını araştırmak için farklı yaklaşımların temsilcileri olmuş felsefecilerin dille ilgili sorunlarını açımlayan bir çalışmayla karşımızda bu kez. Locke (İdeler ve Sözcükler), Humboldt (Dil ve Tin), Heidegger (Dilin Özü: Varlığın Dili), Wittgenstein (Dil Oyunları), Saussure (Bir Değerler Dizgesi Olarak Dil) ve Derrida (Postmodern Dil Durumu) evreninde "Türkçe" bir gezi... "Felsefe, ulusal bilinçte aşılması gereken bir mesafe, bir yabancılaşma olarak mı duruyor hâlâ bizim için? Felsefe Türk dilinde söylenmemiş olanı söylemeye mi çalışıyor son kertede? Fakat söylenmemiş olanı söylemek için, dilde önceden söylenmiş olanı işitmek gerek. Ne yapmalı o halde? Dili işitmeli, dili dinlemeli. Felsefenin dile gelmesinin özgül anlamı bu olabilir mi?" sorularına bir yanıt arama serüveni.

Eleştirel Bakış AçılarıEleştirel Bakış Açıları
Mehmet Rifat
Dünya Yayıncılık
Mehmet Rifat'ın sekiz yazar ve araştırmacının katkılarıyla hazırladığı Eleştiri Seçkisi / Eleştirel Bakış Açıları:

Auerbach, Bahtin, Barthes, Curtius, Derrida, Eco, Genette, Goldmann, Greimas, Ingarden, Iser, Jakobson, Jauss, Kristeva, Lanson, Lotman, Lukacs, Man, Mauron, Mukarovsky, Propp, Proust, Ricceur, Riffaterre, Rus Biçimcileri, Sainte-Beuve, Sartre, Spitzer, Taine, Todorov, Yapıbozucu Eleştirmenler, Yeni Eleştirmenler, vb. ile
Akatlı, Alangu, Andaç, Ataç, Aytaç, Batur, Bek, Belge, Benk, Beyatlı, Bezirci, Burian, Cemal Süreya, Cöntürk, Demiralp, M. H. Doğan, Y. Ecevit, Eroğlu, Eyuboğlu, Fethi Naci, Göktürk, Gümüş, Günyol, Gürson, Hilav, İleri, İnam, Ö. İnce, Kahraman, Kaplan, Koçak, Köprülü, C. Kudret, Memet Fuat, Moran, Mutluay, Oktay, Parla, M. Rifat, Tanpınar, H. Yavuz, T. Yücel, A. Yüksel ve başkalarının alımlama estetiği / anlatı çözümleme yöntemleri / biçem araştırmaları / biçimci yöntem / dilbilimsel eleştiri / filolojik eleştiri / gösterge eleştirisi / göstergebilim yöntemi / marksist eleştiri / mentinlerarası ilişkiler / metne yönelik eleştiri / nesnel eleştiri / oluşsal eleştiri / öznel eleştiri / postmodern eleştiri / ruhsal eleştiri / toplumbilimsel eleşiri / varoluşsal psikanaliz / yapıbozucu eleştiri / yapısal eleştiri / yaşamöyküsel eleştiri / yazınbilim yazın tarihi yöntemi / yorumbilim, vb. alanlardaki yaklaşımlarını tanıtıyor, tartışıyor ve yorumluyor.

'Eleştirel bakış açıları'nın çeşitliliğini okura kapsamlı değerlendirmeleriyle aktaran bu kitap bir kaynak niteliği taşıyor.

Genel Dilbilim SorunlarıGenel Dilbilim Sorunları
Emile Benveniste
Yapı Kredi Yayınları
1902-1976 yılları arasında yaşayan Emile Benveniste, çok genç yaşta (1927) College de France'ta Hint-Avrupa dilleri üstüne karşılaştırmalı dilbilgisi dersleri vermeye başladı. Bunu, yine aynı okulda verdiği genel dilbilim dersleri izledi. Yayınlanan iki yüzü aşkın makale ve bilimsel incelemesi, göstergebilim ve anlambilimden oluşan çift yönlü bir dilbilimden yola çıkar. 'Genel Dilbilim Sorunları'ndan ('Problemes de Linguistique Generale' iki cilt,1966-1974) derlenen bu kitap, yapısalcılık'ın tarihçesini ve Saussure sonrası dilbilimin gelişimini inceliyor; Benveniste'in toplum-dil ilişkisi ve arıların dilleri üstüne araştırmalarına, P. Daix ve G. Dumur'un kendisiyle yaptığı söyleşilere de yer veriyor. Çalışmaları ve incelemeleri ile Benveniste, çağımızın en önemli dilbilimcileri arasında yeralmaktadır.

Genel Edebiyat BilimiGENEL EDEBİYAT BİLİMİ
Prof. Dr. Gürsel Aytaç
SAY yayınları

Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı başkanı Prof. Dr. Gürsel Aytaç tarafından kaleme alınan kitapta 'Edebiyat Biliminin Temel Problemleri', 'Edebiyat Estetiği', 'Edebiyat Kuramları', 'Edebiyat Akımları' gibi başlıklar altında edebiyat bilimi masaya yatırılıyor. Yazar, edebiyatın arka planını tarihi gelişimi içinde yansıtmak amacıyla akımlarla ilgili özet bilgilere de yer veriyor. Aytaç ayrıca, kaynakça olarak daha çok Almanca yazılmış edebiyat bilimi kitaplarından yararlandığı kitabının sonuna 'Genel Edebiyat Bilimleri Sözlüğü'nü de eklemiş.

Göstergebilimsel SerüvenGöstergebilimsel Serüven
Roland Barthes
Yapı Kredi Yayınları / Cogito Dizisi
Bu kitap, dünyadaki her çeşit anlamlı bütünü, insanı kuşatan yoğun ve karmaşık anlatılar evrenini daha iyi kavramamızı sağlayacak bir bilim dalının, göstergebilimin Roland Barthes tarafından yaşanan özgün ve özgür bir serüvenini sergiliyor.
Avrupa göstegebiliminin (semiyoloji, semiyotik) kurucularından, büyük düşünce ve yazı ustası Roland Barthes, Göstergebilimsel Serüven'de yer alan yazılarında, göstergebilimin temel ilke ve kavramlarını ortaya atmakta kalmıyor, aynı zamanda anlatı çözümleme yönteminin başlıca aşamalarını gösteriyor, yazın, reklam, şehircilik, tıp, gündelik yaşamdaki nesneler gibi çok değişik alanlara ilişkin yaklaşım örnekleri de sunuyor.

İnsan Bilimlerine Prolegomena: Dil Gelenek Ve Yorum
Hüsamettin Arslan
Paradigma Yayıncılık
İçindekiler:
Alan D. Schrift; Dil, Metafor ve Retorik
Martin Heidegger; Dilin Doğası
Hans-Georg Gadamer; İnsan ve Dil
Kathleen Wright; Gadamer: Dilin Spekülatif Yapısı
John D. Caputo; Varlık Düşüncesi ve İnsanlığın Diyaloğu: Heidegger ve Rorty
John D. Caputo; Tekrar ve Kinesis: Kierkegaard ve Metafiziğin Çöküşü
Edward Shils; Gelenek
Theodor Kisiel; Geleneğin Vukubulması: Gadamer ve Heidegger'in Hermeneutiği
Brice R. Wachterhauser; Anlamada Tarih ve Dil
David Couzenstlay; Heidegger ve Hermeneutiğe Dönüş
Friedrich Nietzsche; Yorum Üzerine
Ben Vedder; Dilthey'da Hermeneutiğin Metafizik Arkabahçesi
Martin Heidegger; Anlama ve Yorum
Alan D. Schrift; Perspektivizm ve Yorumcu Plüralizm
Charles B. Guignon; Heidegger ve Bilgi Problemi: Kartezyen Doğrulama Modeli Sorgulaması
John D. Caputo; Postmetafizik Bir Rasyonaliteye Doğru

İşaretten KonuşmayaİŞARETTEN KONUŞMAYA
Michael C. Corballis
Yayınevi :Kitap Yayınevi

Dilin Kökeni ve Gelişimi
İşaretten Konuşmaya Dilin Kökeni ve Gelişimi adlı kitapta geniş bir disiplinler yelpazesinin iplikleri kullanılarak hoş bir öykü dokunuyor. Dilin, primat atalarımızın çıkardığı seslerden değil, el ve yüzleriyle yaptıkları hareketlerden geliştiği anlatılıyor. Kitapta, dilin evrimiyle ilgili pek çok kanıt gösterilmeye çalışılıyor. Öyküye şimdi moleküler biyologlar da katkıda bulunuyorlar. Dilin işaretten konuşmaya yaptığı yolculuğun hâlâ sona ermediğini söyleyen Michael C. Corballis, psikoloji profesörü ve Auckland Üniversitesi Araştırma Merkezi üyesi. The Lopsided Ape’in yazarı. The Descent of Mind’ın editörlerinden.

Karnavaldan RomanaKARNAVALDAN ROMANA / Edebiyat Teorisinden Dil Felsefesine Seçme Yazıları
Mikhail Bakhtin
Önsöz:
Sibel Irzık
Tercüme: Cem Soydemir
Ayrıntı Yayınları

Mikhail Bakhtin 1920'lerde başlayıp 1975'te ölümüne dek Sovyetler Birliği'nde sürdürdüğü çalışmalarla Avrupa ve ABD'nin 1980 sonrası entelektüel ortamına damgasını vurmuş bir insan bilimleri ve dil felsefecisi, kültür ve edebiyat kuramcısıdır. Bu konulardaki tartışmalara 60'larda egemen olan yapısalcı ve 70'lerde yaygınlık kazanan yapısalcılık sonrası yaklaşımların sınırlarının belirlenip aşılması yolundaki çabaların en güçlü, en verimli esin kaynağı olmuştur. Yapıtlarını, kendisinden habersiz, hatta kendisinden sonra geliştirilmiş birçok kurama verilmiş yanıtlar olarak okumak mümkündür. Biçimciliğe ve yapısalcılığa yanıtında tarihselliği ve sözün toplumsal yaşamını; yapısalcılık sonrası antihümanist kuşkuculuğa yanıtında da bağlamsallığı ve toplumsal bir ütopyayı kavramlaştırmanın dilini oluşturmuştur. Marksist eleştiriye, kaba indirgemeciliğe direnen, dilin ve edebiyatın toplumsal yaşamı kurma işlevini vurgulayan bir boyut katmıştır. Günümüzde feminist, postkolonyalist, Marksist eleştiri söylemlerinde, kültür çalışmaları alanında, Bakhtin'in diyalog ve karnaval kavramlarına değinmeden ilerleyen bir tartışma bulmak zordur.

Bu derleme için seçilen yazılarda incelenen alan edebiyat, tanımlananlar ise tür, karnaval ve romandır. Edebiyatta özgün yaratıyla onu mümkün kılan verili anlam dünyası, tek bir söz edimiyle bütün bir dil, şimdiyle geçmiş, tür kavramı içinde birbirinr dokunur. Karnaval, edebiyatla edebiyat dışının maksimum temas noktasıdır. Romandaysa tür ve karnaval bir kural tanımazlıkla roman içinde birbirleriyle haşır neşir olur, çatışır. Bu iç içe geçiş kurallarını sarsar, geleneksel anlamıyla tür kavramının alaşağı edilmesine neden olur. Karnavalın sunduğu hazzın kaynağında, sözün somut gerçeklikle bağlarını yeniden keşfedişi yatmaktadır.

Ayrıntı Yayınları olarak 'sözün yaşama dokunduğu anın yazarı' Bakhtin'i, edebiyat teorisinin bu dev kalemini ilk kez Türkçeye kazandırmaktan gurur duyuyor; Marksizm ve Dil Felsefesi, Edebiyatın Yaratılışı, Edebiyat Kuramı ve Edebiyat Olarak Hayat'la beraber okunmasını öneriyoruz...

Bakhtin'in kuramı, yapısalcılık sonrası dönemde hayat olup olmadığını merak etmeye başlayan edebiyat eleştirmenlerine yeni bir umut verdi.
David Lodge-

Mikhail Bakhtin, insan bilimleri alanındaki en önemli Sovyet düşünürü ve yirminci yüzyılın en büyük edebiyat kuramcısıdır.

Marksizm ve Dil FelsefesiMarksizm ve Dil Felsefesi
Valentin Nikolayeviç Voloşinov;
Yayına Hazırlayan: Nami Başer, Tuncay Birkan;
Tercüme: Mehmet Küçük
Ayrıntı Yayınları

Marksizm ve Dil Felsefesi düşünce tarihinin çığır açan yapıtlarından biridir. Hem Marksist düşünce içinde hem de dilbilimde vazgeçilmez bir köşe taşıdır. Marx'a göre insanlar tarihini kendileri yapar, ama canı istediği gibi, kendi seçtiği koşullarda değil; doğrudan karşısına çıkan, verili olan ve geçmişten devralınan koşullarda yapar. 'Geçmiş tüm kuşakların geleneği, yaşayanların hayatına bir kabus gibi çöker' saptamasını dilde temellendiren Voloşinov'dur. Yazara göre dili de insanlar yapar; ama yine, canı istediği gibi değil, verili şartlar içinde yapar. İnsanlar dili kullanırken, dil de insanları kullanır ya da biçimlendirir. Düşünceyi ve insanı total'in içinde eritmeyi hedefleyen bir dönemde yazılan bu kitap, dilbilimin yanı sıra edebiyat, psikoloji antropoloji gibi alanlarda da büyük etkiler yaratmıştır.

Yazar amacını; 'Marksist düşünüşün, dili bir araştırma nesnesi olarak aldığında girmesi gereken temel doğrultuları tayin etmek ve dilbilimin somut sorunlarına eğilirken yaslanması gereken metodolojinin tarif edilmesi' şeklinde tanımlıyor. Voloşinov 'sözcük ideolojinin taşıyıcısı, ideoloji de bir üstyapı kurumudur; ama göstergebilimsel topluluk ile toplumsal sınıflar örtüşmez' diyerek bir yandan dili şematik bir biçimde üstyapı kurumu olarak gören ve dilin sınıf mücadelesi açısından birleştirici, türdeş olduğunu söyleyenlere karşı çıkıyor. Diğer yandan da dili ideal bir soyut nesneye dönüştüren, eşsüremli ve türdeş bir sistem olarak ele alan, sözü bireysel olduğu için inceleme alanı dışında bırakan Saussure ekolüne de karşı çıkıyor. Ona göre, sözcükler sözlüğe tıkılamayacak canlı varlıklardır; bir diyalog içinde hayat bulurlar. Kendi dışında bir şeyleri temsil, tarif ya da ikame eden şey göstergedir. Bir göstergenin anlaşılması, kavranan gösterge ile zaten bilinen başka birtakım göstergeleri arasındaki bir ilişkiden türer. Anlamı yaratan diyalogudur. Diyalektik metot diyaloğa uygulanır.

Marksizm ve Dil Felsefesi'nde, 'söz içinde söz, söz hakkında söz' diye tanımlanan dolaylı anlatımın, yani Öteki'nin sözünün edebiyat eserlerinde incelenme yönetiminin temellendirilmesi, yankısı bugüne kadar uzanan gerçek bir devrime yol açmıştır...

Dilbilimcilere... dil bilinci edinmek isteyenlere... bilinç-dil ilişkisi üzerine kafa yoranlara... Öteki olarak kahramanın sözünü bize aktaran yazarların peşine düşen edebiyatseverlere, eleştirmenlere... farklı bir sol tahayyül arayışının zorluklarına katlanmak isteyenlere...

Kitap da yazarı da olağandışı; zaten bu kitabın açık düşünceli bir okuru en çok şaşırtacak yanı içeriğinin yeniliği ve özgünlüğüdür. (...) Bu eser, toplumdilbilim alanında son yıllarda gerçekleştirilen buluşları önceler ve hatta günümüzdeki göstergebilim araştırmalarını aşarak büyük önem taşıyan yeni araştırma konuları, yeni uğraşlar sunar.

- Roman Jakobson-

TractatusTractatus
Ludwig Wittgenstein
Çevirmen: Oruç Aruoba
Yapı Kredi Yayınları

26 Nisan 1889-29 Nisan 1951 tarihleri arasında yaşayan Joseph Johann Ludwig Wittgenstein, İngiliz felsefesine yaptığı etkiler, mantık kuramları ve dil felsefesiyle birlikte iki özgün felsefe dizgesi oluşturmasıyla da tanınır.

Kısaca Tractatus adıyla bilinen ve filozofun neredeyse kendisiyle özdeşleşen eser, içinde, herkesin "yeni" bir bilgi bulduğu, etkili bir çalışmadır. Aslında özgün metinde 60 sayfaya sığdırılmış kısa bir metindir bu. Ancak ondalık sayı sistemiyle düzenlenen bu kısa metin, hacminden beklenmeyecek kadar kapsamlı sorunlarla uğraşır: dile olanak verenin ne olduğu, söylenebilecek olanın sınırları, dile getirilebilen ve dile getirilemeyen önermeler, ölüm ve mistisizm gibi, vb.

Tractatus, bu içeriğiyle felsefenin belirli bir dönemine son noktayı koyar; filozofun kendine göre bile, felsefe "tükenmiştir" artık. Çünkü "üzerinde konuşulamayan konusunda susulmalı"dır.

MetaforlarMetaforlar : Hayat Anlam ve Dil
Yazar: George Lakoff-Mark Johnson
Çevirmen: Gökhan Yavuz Demir
"Çok tartışılan metafor konusunda bugüne kadar karşılaştığım en orijinal ve değerli kitap."
James D. McCawley
Şimdiden bir klasik olan Metaforlar/Hayat, Anlam ve Dil metafor anlayışımız ile onun dil ve zihindeki rolünü değiştirdi. Yazarlara göre metafor temel bir zihin mekanizmasıdır; bize sayısız başka şeyi kavramamızı sağlayacak fiziksel ve sosyal tecrübemiz konusunda bildiğimiz şeyleri kullanma imkânı veren bir mekanizma. En temel tecrübe anlayışlarımızı yapıya kavuşturdukları için metaforlar, hayatımızın "olmazsa olmazlarıdır" - Metaforlar algı ve eylemlerimizi biz farkında olmadığımız halde şekillendirirler.
"Eğlenceli ve entelektüel açıdan tahrik edici... Lakoff ve Johnson'ın her sayfada gösterdiği gibi, metafor hakkındaki en önemli gerçek onun tecrübe edildiği gerçeğidir - ve bu kitap okunmayı tecrübe edilmekten daha çok talep etmiyor. Tecrübe esnasında doğan fikirler, okuyucuların kavram yapıları kadar yazarlarının kavram yapılarını da temsil ediyor. Her insani iletişimde yaygın bu özellik, Lakoff ve Johnson'ın artistik vizyonuyla bu kitapta belirginleşiyor, zor anlaşılan bir insani konu hakkındaki bu etkileyici insan ürünü kitapta gözler önüne seriliyor.
John M. Lowler, Language 

Öznenin Dili Dilbilim ve YapısalcılıkÖznenin Dili Dilbilim ve Yapısalcılık
İ. Emre Işık
Bağlam Yayınları

İsmet Emre Işık'ın; Saussure, Levi-Strauss, Lacan, Prag dilbilimi okulu, Chomsky ile birlikte yapısal antropolojinin dilbilim ile alakasını ele alan çalışması Mimar Sinan Üniversitesi'nin Sosyoloji bölümündeki yüksek lisans çalışmasından yola çıkarak gerçekleştirdiği bir kitaptır. Bu çalışma bizi 1950-60'lı yılların kuramlarına geri götürür.

Belki de bir nesil evvel çokça konuşulan; ama gitgide unutulan, yapısalcılık sonrası ve postmodern teorilerle birlikte bizden uzaklaşan bir düşüncenin geriden günümüze yansımasıdır. Çok çabuk unutarak hep günceli tüketen bir şimdiki zaman tarihinin yanında hep katmanlarla çalışan bir okumanın da varolduğunu hatırlatan bu çalışma kuramsal olarak geçmişin bir gözden geçirilmesidir.

-Ali Akay-

Söylem ÜzerineSÖYLEM ÜZERİNE
Ahmet KOCAMAN, Şükriye RUHİ, Deniz ZEYREK, Dilek DOLTAŞ, Işın Bengi-ÖNER,
Gürkan DOĞAN
ODTÜ Vakfı Yayıncılık.

‘Söylem’ Türkçede son yılların gözde sözcüklerinden birisi. Özellikle dilbilim, felsefe ve yazında söylem kavramının yaygın biçimde kullanılması iki temel nedene dayanıyor: Birincisi dil kullanımında temel amacın iletişim olduğu vurgulanmak isteniyor; ikincisi salt tümce ve yapı ile ilgilenmenin iletişimi açıklamakta yetersiz kalacağı düşünülüyor.

İletişimin başarıya ulaşması ise iletinin alıcısıyla özdeş ya da benzer bir evrenin, ortak bir alımlama ve yorumlama dizgesinin paylaşılmasını gerektiriyor. Aynı dili konuşsak da kavrayış çerçevemiz, bakış açımız, olguları bağıntılamada kullanacağımız ilkelerde benzerlik yoksa iletişim kurmakta zorlanıyoruz. Bütün bunlar iletişim olgusuna bütünsel bir bakış açısıyla yaklaşmamızı gerektiriyor. İşte bu bakımdan, söylem söz konusu yaklaşımın anahtar kavramıdır.

Ortak bir çalışmanın ürünü olan bu kitapta, söylem kavramı değişik boyutlarıyla irdelenirken dil, zihin, dünya bilgisi, birey, toplum ilişkileri özellikle vurgulanıyor. Kitaptaki yazılar, dil-dilbilim, dil-birey, dil-toplum, dil-yazın, dil-çeviri, dil-yorumlama konularını inceleyerek iletişimin bütünsellik boyutunu kuşatmayı amaçlıyor. Bu nedenle her okurun kitapta kendi söyleminden çizgiler bulacağına inanıyoruz.

Söz Edimleri Kuramı ve EtikSöz Edimleri Kuramı ve Etik
Paul Ricoeur
Sunuş: Atakan Altınörs
Kuşkusuz ki Paul Ricoeur adı, yorumbilim (hermeneutik) alanındaki araştırmacıların vaz geçilmez başvurularından biridir. Bununla birlikte, ülkemizde henüz onun adına, etik, dil felsefesi ya da fenomenoloji tartışmalarında pek rastlanmadığı da bir gerçektir. İşte bu metinde Ricoeur, hayli zengin bir arka plan üzerinde söz edimleri kuramının etik içerimlerinin sınırlarını çizmeyi deniyor. Bu küçük, fakat oldukça yoğun metinde, söz edimleri kuramının bir tarihçesi, toplumsal sözleşme idesinin Rawis'a kadar geçirdiği evrim ve 'başkası'nın, 'öteki'nin sosyolojik değil, ama etik boyutuyla ilgili vurgular aynı anda bulunmaktadır. Çevirinin, dil felsefesi ve etik ile ilgilenenler kadar hukuk felsefesi ve dilbilimle ilgilenenler için de yararlı olacağını umuyoruz.
(Arka Kapak)

Sözün DüşüşüSözün Düşüşü
Yazar : Jacques Ellul
Yayınevi : Paradigma Yayınları
Ana ve temel parçası olan belirsizliği ile dil dinleyiciyi, özgürlüğün marjine yerleştirir. Konuşucu olarak, fiilen dinleyicimi, özgürlüğün iki yolla yaşamaya davet ederim. Birincisi, her konuşma eyleminin ya kabulü ya da reddetmeyi gerektirmesidir. Başka bir deyişle dinleyicime, bir tercihte bulunma zorunluluğu veririm. Tercihin bulunduğu durum, özgürlüğün bulunduğu durumdur. Fakat aynı zamanda onu, tıpkı benim sahip olduğum gibi, dilde içkin özgürlük yeteneğini kullanmaya davet ederim. O, sırası geldiğinde, özgürlüğünü bilinçle kullanarak konuşmalıdır. Onu kendi -bilgisine, kendini- ifadeye, kendini aşmaya ve ortaya koymaya giden zor yolu katetmeye davet ederim. Dil daima özgürlüğün kullanımını içerir.

Yapısal DilbilimiYapısal Dilbilimi
Süheyla Bayrav
Multilingual Yabancı Dil Yayınları
Genel dilbilimi bilinmeden bugün belli bir dil verimli yöntemle incelenemiyeceğine göre, burada, çağdaş genel dilbilimini toplu bir biçimde özetleyerek tanıtmak istedik. Kitap, her şeyden önce, Fransız Filolojisi öğrencilerinin ihtiyaçlarına cevap vermek üzere yazıldığından, örneklerin çoğu Türkçe ve Fransızcadan alınmıştır. Bununla birlikte, başka yabancı dilleri bilenlerin veya dilbilimine ilgi duyanların Fransızcaya fazla yer verilmesini hoş görüp gene de ondan yararlanacaklarını umarız. Dünya üniversiteleri programlarında yapısal dilbilimi gün geçtikçe daha seçkin bir yer tutmaktadır. Ayrıca, yapısalcılık komşu dalları: etnolojiyi, sosyolojiyi, sinema, edebiyat, sanat eleştirisini, v.b. etkilemiş göründüğünden, çağdaş dilbiliminin yöntem ve terminolojisini tanıtan bir kitabın bir ihtiyacı karşılayacağını düşündük.

Yazı ve YorumYazı ve Yorum
Roland Barthes
METİS YAYINLARI / Metis Seçkiler Dizisi
Bir yazar olarak Roland Barthes'in temel yönelişinin 'parçalar' yazmak olduğu düşünülür. Yazı ve Yorum'da gösterge bilimden yazın kuramına, toplumbilime ve kültür eleştirisine uzanan Barthes yapıtının bütünlüğünü okura iletebilecek parçaları bir araya getirmeyi amaçladık. Barthes 'zor ' bir okuma olabilir, ama zor metinlerde de sürükleyici bir roman keyfi duyabilen okur için büyük bir metin tadı vadediyor; nerdeyse hiçbir zaman kendi üstüne 'kapanmayan' Barthes yazısının kendine seçtiği okur da budur zaten. Eleştirel düşüncenin günümüzde ulaştığı yer neresidir? Yirminci yüzyıl, insanlık tarihinde sıklıkla görüldüğü gibi acı, baskı, tahakküm ve sömürüyle doludur. Ama zamana karşı çıkarak, gözlemleri ve düşünceleriyle yaşadığımız dünyayı anlamamıza katkıda bulunan sayısız düşünürü de olmuştur bu yüzyılın...İşte Metis Seçkileri ile çağımıza yeni sezgiler getiren bu yazarlardan temsil edici örnekler sunmayı amaçladık. Başka bir ülkede yaşayan bir yazarı Türkçe'de tanıtırken, sözkonusu iki toplum arasındaki dil, kültürel birikim, yayınlanmış ve yayınlanmamış öncüller gibi farklılıkların getirdiği güçlükler var. Türkiyedeki okuma ortamının kendine özgü koşullarını gözönünde tutarak hazırladığımız seçkilerle bu güçlüğü aşmak, eleştirel düşünceyi Türkçe'de tartışılabilir kılmak istiyoruz. (Arka Kapak)

20.Yüzyılda Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları20.Yüzyılda Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları/Tarihçe ve Eleştirel Düşünceler 1
Mehmet Rifat
Yapı Kredi Yayınları

'XX. yy., dil bilimlerinin doruk noktasına ulaştığı bir çağ olarak da tanımlanabilir.'

XX. Yüzyılda Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları (1.Tarihçe ve Eleştirel Düşünceler, 2.Temel Metinler), hem dilbilim ve göstergebilimde hem de bu alanlarla bağlantılı anlatıbilim, yazınsal eleşitiri, yazınbilim, alımlama estetiği, yorumbilim, yapıbozucu eleştiri, vb.'nde çığır açmış ya da çevresindeki araştırmacılara tutarlı bir çözümleme modeli sunabilmiş kuramcıların temel kavram, ilke ve yöntemlerini ayrıntılı bir biçimde tanıtmayı, tartışmayı, değerlendirmeyi (cilt 1) ve söz konusu kuramcıların temel nitelikli metinlerinden çeviri yoluyla bölümler sunmayı (cilt 2) amaçlıyor.

'Dilin insan için', 'insanın insan için' ve 'dünyanın insan için' taşıdığı anlamı kavrayabilecek yaklaşım modellerini edinmek isteyen okurlara sesleniyor bu yapıt.

(Arka Kapak)


 

 

Yorum yaz

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/5/2006 - BATININ KRİZİ, DOĞU BİLGELİĞİ ve KRISHNAMURTI

 

BATININ KRİZİ, DOĞU BİLGELİĞİ ve KRISHNAMURTI

Cengiz Erengil

Kriz siyasette değil,
totaliter ya da demokratik hükümetlerde değil,
bilim adamları ya da kurulu saygın dinler arasında değil.
Kriz bizim bilincimizde,
zihnimizde, kalbimizde,
davranışlarımızda, ilişkilerimizde.
J. Krishnamurti

Evvela hâl gerek neylesin ilim.
İSMAİL EMRE

Batı kültürünün günümüzdeki sorunu, insani özniteliklerden, değerlerden, erdem yaşantılarından uzaklaşmış olması ve çok değerli olan insan yaşamını anlamsız kılmasıdır. Bu anlamsızlık çeşitli bireysel ve toplumsal sorunlara yol açmıştır ve açmaktadır. Batı kültüründe günümüzde egemen olan söylem biçimi, bu anlamsızlığın yansımaları olan şizofreniyi ve korku içinde yaşamayı neredeyse alkışlamaktadır. Bunlar çağdaş kültürün öznitelikleri gibi gösterilmektedir. Özellikle kendileri de bu sorunları yaşamakta olan yazarlar tarafından yaşamın tek modeli olarak sunulmaktadır. Oysa ki sorun, yaşamın yalın haliyle yaşanmasıdır. Her insan biricik bir varoluşa sahiptir. Bu biricikliği onun doğuştan var olan öz nitelikleri ile diğer insanlardan farklı oluşudur.

Ama öte yandan kuantum alanı bakışıyla her şey aynıdır.

Bu yüzden olgular asla tek yanlı bir bakışla kavranamaz. Diyalektiğin özelliği karşıt iki şeyden birini seçmek değil, bir terazi gibi karşıtların dengesiyle bakmaktır. Kavramsal bilinçlenme benimsenip sezgi ve keşf olanakları yadsındığında insan kısırlaşır. Sürecin kavramsal bilinci ve psişik değerlerin sezgisi birlikte işlediğinde bütünsel bir bakış elde edilebilir. Bu yüzden ne felsefe öne çıkarılıp mistik yaşantılar yadsınmalı, ne de mistik yaşantılar benimsenip felsefe dışlanmalıdır. İki binli yıllarda benimsememiz gereken hoşgörü, barış, şiddet karşıtı olma, doğal yaşamı koruma, saygı, sevgi gibi değerler ancak böyle bir bütünsel bakışla edimsellik alanında gerçekleşebilir.

Hegel, oluşturduğu dizge içinde kendisinden önceki bütün bir felsefe tarihini içerdiği için, tarihin en büyük filozofu kabul edilir. Zihinlerinde bütünsel bir felsefe kavramı oluşmamasına rağmen sayfalar dolusu felsefe tarihi metinleri yazmış kişilerle ilgili düşüncelerini şöyle özetler Hegel:

"Her ne kadar birçok felsefe bilimi anlayışı varsa da, sadece felsefe nosyonudur [kavramıdır C.E.] ki, bu nosyon doğrultusunda çalışmış olan filozofların yapıtlarını anlama olanağını sağlayabilir. Zira düşünceler ve hele spekülatif düşünceler söz konusu olduğunda, terimlerin sadece gramer anlamını kavrayıp, bunları tasarım alanına kadar derlemekten çok daha başka bir anlama gelir anlamak. Dolayısıyla da insan, filozofların olumlamalarını, önermelerini ya da başka bir deyiş gerekiyorsa, fikirlerini bilebilir ve bu fikirlerin nedenleri ve açıklamalarıyla pek çok ilgilenmiş, uğraşmış ve bütün bu çabalara rağmen en temel noktayı, yani önermelerin ruhunu kavramamış olabilir. İşte bunun içindir ki elimizde bol ciltli ve pek bilgiççe yazılmış birçok felsefe tarihi bulunmaktadır; ama bunlarda asıl uğraştıkları konunun bilgisi eksiktir. Bu tarih yazarlarını, bir müzik parçasının bütün seslerini işitip de, bir tek şeyi, o seslerin arasındaki uyumu kavrayamamış olan hayvanlara benzetebiliriz." 1

Hegel'in bu satırlarda eksikliğinden söz ettiği parçalar arası bütünsel uyum, Bergson'un sezgisel felsefi yazılarında işlediği duree kavramına benzer. Bergson'a göre bir müzik parçası kendi içinde akışkan bir bütünlük taşır, fakat her dinleyenin kafasında bu bütünlük oluşmaz. Müzik parçasının bütünlüğü, dinleyen kişinin zihninde edimsel olarak gerçekleştiğindeyse, o kişi farklı bir zaman boyutuna geçer. Bu zamanda yaşanan anlar, akışkan bir bütünlükle birbirleriyle bağıntılıdır. Goethe'nin "Parçalar yan yana olsa da/Ne yazık ki eksiktir tinsel bağ" sözü de aynı olguya işaret eder. Bu bütünsel görüş ya da görü, Doğu bilgeliğinde hikmet görüsü (prajna, intuition), tevhid gözü gibi kavramlarla işlenmiştir.

Philosophia göstergesinin tarihsel oluşum sürecinde, göstereni ile gösterileninin ilişkisinin ayrılmazlığını şöyle vurguluyordu Hegel:

"Tıpkı Atina'da Eleusis gizemlerini saklayıp korumakla görevli Eumapidler ailesi ve daha üstün bir dini korumakla görevli Samthsate'lıkları gibi ve gene tıpkı bir vakitler evrenin zihni [tini C.E.] yeni bir ruh halinde yükselmek için en yüce bilinci korumak üzere Yahudi ulusunu seçti idiyse, biz de doğadan, kutsal ateşin koruyucuları olmak olan yüce görevi aldık." 2

İnsanlığın düşünce tarihi içerisinde ürettiği göstergeler dizisi ya da Hegel'in deyişiyle "İnsanlık tarihinin bilimsel bir dizgesi", Hegel sonrası dönemde bütünsel tutarlılığından koparılarak parçalarına ayrılmıştır. Artık hiçbir felsefi kavram sabit bir tanım ve dizge içindeki diğer kavramlarla zorunlu bağıntılar yoluyla var olmamaktadır. Tanımlamanın yerini betimleme almıştır, felsefenin yerini de edebiyat.

İlkçağ felsefesinde etik kavramı insan özgürlüğünün yasalarının bilimi olarak tanımlanıyordu. Günümüzde ise etik kavramıyla birlikte insanın özüne ait birçok değerin felsefe kapsamının dışında bırakıldığı bir dönem yaşamaktayız. Bu sürecin topluma ya da somut insanların gündelik yaşamlarına etkisi ise anlamsızlık, şehvet ve şiddet düşkünlüğü, saygının ve özsaygının yitirilişi, şizofrenik kopma ve aydınlanma düşmanlığı şeklinde olmuştur.

Avrupa Krizinin Barbarlığa Varması

Böyle bir evrensel kalitenin
kendi kültür geleneğinin
iradesi ve duyarlılığından koparak
Batı sanat akımlarının hegemonyasına
teslim olmuş bir akademizmin
sahte avangard şablonlarıyla
ifade edilemeyeceği de
akıldan çıkarılmamalıdır.
Sezer Tansuğ

1994 yılının Nisan ayında İstanbul'da "Fenomenolojik Sorun Olarak Avrupa'nın Dönüşümü" konulu bir Uluslararası Felsefe Kolokyumu gerçekleştirilmişti. "Avrupa Kültürünün Krizi ve Dönüşüm Kavramı", "Akılcılık ve Kültürün Evrenselliği", "Ulusçu Akımlar ve Kültür Tipleri", "Avrupa Kültür Kimliği", "Felsefe Cumhuriyeti Yurttaşlığı" (Ömer Naci Soykan), "İki Avrupa" (Ionna Kuçuradi), "Avrupa Krizinin Barbarlığa Varması" (Ahmet Soysal), "Dönüşüm felsefeden değil, felsefe olmayandan gelecektir" (Marc Richir) vb. gibi sorunlar, sunulan ve tartışılan konulardı.

Ahmet Soysal konuşmasında Michel Henry'yi yorumlayarak, Avrupa Krizinin nasıl keskinleşerek bir barbarlığa vardığını gösterdi ve özetle şunları söyledi: Bu barbarlık yaşam istencinin teorik ve pratik alanlarda kendi kendini öldürmeye kalkmasıdır. Bu barbarlığın en büyük silahı kitle iletişim araçlarıdır. Bugünkü çatışma bilim ile kültür arasındadır ve bu krizin çözümü yaşama dönüş'tedir.

Otto Pöggeler, 1953-55 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünde dersler vermiş olan Alman filozof Joachim Ritter'in, Türkiye ile ilgili araştırmalarını belirttiği 'Avrupalı'nın Sorunu Olarak Avrupalılaşma' adlı yazısına dayanan ve aynı başlığı taşıyan bir konuşma yaptı. Pöggeler, Ritter'i, evrensel tarih anlayışını savunan Rozenweig ile aynı görüşte olduğunu iddia ederek eleştirdi.3

Bedia Akarsu ise Rozenweig'in aslında bir dünya egemenliği olan yeni bir tarihsel dünya düzeni kavramından yola çıktığını, Ritter'in ise tüm toplumsal ve devletsel düzenlerin insan olarak insana dayandırılması görüşünde olduğunu ve bu iki görüş arasında bir bağlantı olmadığını belirtti:

"Bir devletin ya da bir devletler topluluğunun dünya egemenliği kurması başka şeydir; bütün devletlerin eşit haklarla evrensel bir dünya içinde yer alması başka bir şeydir."

Akarsu, Ritter'in yukarıda adı geçen yazısında Ernst Jünger'in Doğu-Batı karşıtlığı üzerine olan görüşünü eleştirdiğini belirtti. Jünger, özgürlüğün Batı olduğunu, baskının ise Öteki ya da Asya olduğunu söylemekteydi. Bu sözlerin arkasında ise şu düşünce gizliydi:

"Batının özü Avrupa'dır, onun Batılı kökeninin bütünü esastır; öte yandan Doğu da Batı ülkelerine karşı Asya, Asya kökeninin bütünlüğü içinde, yenilenmiş tarihsel bir güç haline gelmektedir." 5

Jünger'in görüşü, Ritter'e göre, Asya ile ilgili olarak Avrupa'ya düşen tarihsel role karşı körlük yaratıyordu.

Ritter'in Avrupa ya da Avrupalılaşma'nın anlamını sorguladığını, "Avrupalılaşma'nın özü nedir?" diye sorduğunu vurgulayan Akarsu, Türk Devrimini örnek alarak bunu yanıtlamaya girişti:

"16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal eden İtilaf kuvvetlerinin, Kemalist harekete katılmamaları için Türk halkına telle yaptıkları bir bildiri üzerine Atatürk'ün Batılı ülkelere gönderdiği protesto yazısındaki şu sözleri dikkat çekicidir: 'Osmanlı ulusunun siyasi egemenliğine ve özgürlüğüne indirilen bu son yumruk, yirminci yüzyıl uygarlık ve insanlığının kutsal saydığı bütün ilkelere; özgürlük, yurt ve ulus duygusu gibi bugünkü insan topluluklarının temeli olan bütün ilkelere ve bu ilkeleri ortaya koyan insanlığın genel vicdanına indirilmiş demektir. (...) İlgili ulusların şeref ve onurlarıyla da bağdaşmayan bu davranış üzerinde yargıya varmayı, resmi Avrupa'nın değil, bilim, kültür ve uygarlık Avrupası'nın vicdanına bırakmakla yetinir ve bu olaydan doğacak tarihsel sorumluluğa son olarak bir daha dünyanın dikkatini çekeriz.' "6

Atatürk'ün bu sözlerinin muhatabının vicdanı olmayan Avrupa olduğu apaçık. İsmail Emre yıllar önce şöyle demişti:

"Vicdanı olmayan bir insanın öğreneceği bütün bilgiler, beşeriyet için zehir olur!.."

Akarsu, bu mektubunda Atatürk'ün resmi Avrupa ile bilim, kültür ve uygarlık Avrupasını birbirinden ayırdığını, Batı karşısındaki tutumunun belirginleştiğini, onun karşı olduğunun uygar Batı değil, emperyalist Batı olduğunu söyledi.

"Emperyalist Batı ile savaşmış ama Batı uygarlığını benimsemiştir. Benimsediği de hiç kuşkusuz uygarlığın ve kültürün temeli olan ulusal ve evrensel özgürlük ve bağımsızlıktır, laikliktir. Bu anlayışla Atatürk, Renaissance'da başlayıp 18. yüzyılda doruğuna erişen Aydınlanma'yı Türkiye'ye getirdi: Her türlü otoriteden [yetkeden C.E] bağımsız bilimsel düşünüşün egemenliği ve bununla bağlı olarak laik düzen ve Aydınlanma Felsefesinin temel ilkeleri olan özgürlük, eşitlik, insan onuru, insana saygı, insan hakları, vb... Daha 1920'lerde içinde bütün ulusların eşit haklarla yer aldığı yeni bir dünya düzeninin zorunluluğundan söz ediyor ve yeni bir çağın başladığını söylüyordu."7

Medar Atıcı ise konuşmasında kültürel kimliğin tıpkı benlik ya da tek tek kişilerin kimliği gibi, ancak kendi dışında var olanla, kendinden başka ya da farklı olanla karşı karşıya geldiğinde ortaya çıkan bir bütünlük olduğunu belirtti:

" ...Türkiye'nin kültürel kimliği söz konusu olduğunda; bu kimliği saptayabilmek ve bilinçli olarak yaşayabilmek kaygısı, bizi, ister istemez, yakın geçmişine dek Türkiye için pek çok bakımdan bir karşıt kültürü oluşturan Batı kültürünü araştırmaya yöneltirken, bir yandan da Türkiye'deki insanların geçmişlerinde yer alan birikimlerine, geleneklerine, ortaya koyduklarına dikkat çekip bu insanların oluşturduğu toplumun tarihini araştırmaya yöneltmektedir. (...) Ne olduğunun, kim olduğunun bilincine sallantısızca varabilmek, gerek tek tek kişilerin kendi benliklerini oluşturmasında, gerekse toplumların kültürel kimliklerini gerçekleştirmelerinde belirleyici olan yönlerden biridir. (...) Nermi Uygur'un dile getirdiği gibi "(...) çağdaş eğitimin en üst amacı, tek tek insanları: 'Kültürce yerim neresi?' türünden bilinçlenmeye götürmek; bu etkinliğinde insanları, bilgili, duyarlı, araştırıcı ve yaratıcı kılmaktır." (...) Türkiye, ilişki içinde bulunduğu kültürlerin farklılıklarına tek yanlı bakış açıları içinde, kalıplaşmış yargılar doğrultusunda değil de, anlamak, bilmek, kavramak için yöneldiğinde, kendi kültürel değerlerini sağlamca yeniden yaratacaktır." 8

Türkiye'de Kimlik Krizi, Şizofrenik Kopma ve Tarih Bilinci

Negatif söylem oluşturmadan
bir kimlik temellendirmesi nasıl yapılabilir?
Soru bu!
Hilmi Yavuz

Hilmi Yavuz, "İslamoğlu ve Kimlik" başlıklı yazısında Kemalizmin, Batılılığı (ya da Aydınlanma söylemini) temellük ediş [alımlama C.E.] tarzını ortaya koyan bir örnek olduğunu belirtir:

"Kendini, 'öteki' diye tanımladığı geçmişinden koparmak (kendi geçmişini 'öteki' saymanın, kimlik sorununda nasıl bir şizokopma'yı imlediği apaçık görülmüyor mu burada?) ve gerçek ötekini (yani Batı'yı) 'kendi kimliği' olarak temellük etmek!.." 9

"Batı, değişme ve gelişmeye dayalı dünya tarihinin ayrıcalıklı bir bölgesi olarak görülürken; Doğu, bu ayrıcalıklardan yoksun, değişmeyen, gelişmeyen ve böylece tarihsiz bir bölge olarak görüldü. Bu kavramsal çerçeve, Batı'nın kendi benliğini tanıması için gereken diğeri'ni yani Doğu'yu kendisinin karşıtı, ya da Doğu'nun tarihini Batı'nın olumsuzu olarak tanımlayarak, kendi gelişmesinin karşıtı, değişmeyen bir ardalanı olarak görmekteydi." 10

Hilmi Yavuz, 1970'lerin başında Felsefe ve Ulusal Kültür'de yayımlanan bir yazısında, resmi Cumhuriyet ideolojisinin temellerini ortaya koyarken, Batıcılıktan, Batılı olmaktan, Osmanlı dünya görüşünün karşıtının anlaşıldığını belirttiğini vurgular. İslamoğlu'nun, "Batı egemenliğinin Doğu üzerinde yerleşmesinin özünde, Doğu tarihinin, Batı hegamonyasının dilinde yazılmasının yattığını" söylemekte haklı olduğunu belirtir. "Piegot ve Kimlik" başlıklı bir yazısında da, kimlik sorununu ortaya koyan kuramsal açıklamaların tümünün negatif söylemden yola çıktığını; kimlik sorununun hep bizde nelerin olmadığı ile belirlenmeye çalışıldığını söyler:

"Örneğin bizde sivil toplum yok deniyor, felsefe yok deniyor, roman geleneği yok deniyor. Türk Kimliği, bu negatif söylemin içinden belirlenmek isteniyor. Batılı kuramsal referans çerçevelerine sivil toplum, felsefe geleneği, bilimsel düşünce geleneği vb. başvurmadan, kısaca bir negatif söylem oluşturmadan bir kimlik temellendirmesi nasıl yapılabilir? Soru bu!.." 11

Türkiye'deki kimlik krizi ve tarih bilinci üzerine Metin Bobaroğlu da şunları söylemektedir:

"Tarihte kültür akımlarının en yoğun biçimde karşılaştığı ortam Anadolu'dur. Ancak, Anadolu'nun taşıdığı bu büyük kültür yüküne, başka hiçbir topluma nasip olmayacak bu mirasa, üstünde yaşayan insanlar yabancılaşmıştır. Çeşitli nedenlerden dolayı (inanç, eğitim, yönlendirme, yanıltma vb.) bu kültür mirasına sahip çıkıp özümseyeceğine, insanımız onu yadsıma gayreti içindedir. Böylece, Anadolu insanı olma bilinci yerine, göçebe, başka bir yere ait olma, konuk olma sanısıyla tedirgin bir toplum kimliği ortaya çıkmaktadır. Anadolu insanı, yaratılan uygarlıkta payı olmayan, işgalci ve barbar diye nitelendirilerek geldiği yere dönmesi beklenen soyut bir insan konumuna düşürülmüştür. Bütün bunların nedeni ise yanlış tarih anlayışıdır kanısındayım. Bu sorunu çözebilmek için tarih bilincini yeniden kurmak, var olan tarihsel gerçekliği bilince taşımak ve özümsemek yoluyla önce Anadolu insanı ve sonra Evrensel insan olma kimliği elde etmeliyiz." 12

Batının Krizi ya da Batı Kimdir?

Onların her şeyini tahrip ettik.
Felsefeleri ve dinleri mahvoldu.
Artık hiçbir şeye inanmıyorlar.
Derin bir boşluğa düştüler.
Anarşi veya intihar için
olgun bir hale geldiler.
Louis Massignon

Edward Said, Oryantalizmin (Şarkiyatçılık), Batı tarafından Doğu'ya onu kendi içinde eritmek ve aradaki farklılıkları ortadan kaldırmak için kabul ettirilmeye çalışılan bir öğreti olduğunu söyler. Kapitalizm de Marksizm de birer Batı söylemidir. Marks ile ilgili olarak şunları belirtir Said:

"Marks'ın ekonomik analizleri, oryantalist görüşlerle tam bir beraberlik taşımaktadır." 13

Marks'ın ağzından şu sözleri aktarır:

"İngiltere'nin Hindistan'da yerine getirilecek iki görevi vardır. Biri yıkıcı, diğeri yapıcı (...) Yaşlı Asya toplumunu ortadan kaldırmak ve onun yerine Avrupa toplumunun temel kurallarını getirmek." 14

Doğu insanını kendi arzularına göre yeniden oluşturmak isteyen Batı insanı için Colin Wilson şunları söylemektedir:

"Doğulu insan gözleri sağlam olana, Batılı ise köre benzer. Batılının anlam-algı yetisi o kadar sınırlıdır ki, şeylerin anlamlarını kavramak için zihnine ve simgeciliğe dayanmak zorundadır." 15

Batı insanının tapındığı bilim felsefecileri aslında gerçek bilim kavramını çürütmektedirler. Bu bilim anlayışı yalnızca özdeşlik ilkesine dayanan, süreci olumsuzlayan, benzetmeye dayanan bir bilinç biçimidir.

"Görgücü [pozitivist C.E.], paradoksal aptallık, bir kural olarak, gerçekliğin yadsınışını gerçeklik olarak görür. (...) modern akademizmin çürüttüğü zavallı kafaların, bilimin kavram ve değerine saltık olarak yabancı bir bilinç biçiminin, tam olarak bilim düşmanı, gerçeklik düşmanı Popper gibi, Kuhn gibi, Hume gibi irrasyonalistlerde kardeş bir ruh bulmalarına hayret etmemek gerekir." 16

Batı insanı, Hakikat arayışına yabancılaştırılmıştır, çünkü insanın ne olduğu, edimlerinin nasıl olması gerektiği, evrenin nesnel varoluşunun nasıl bir bütünsel dizgenin parçası olduğu artık soru olmaktan çıkartılmıştır.

" ... görgül bilimler alanının felsefeden ayrılması, insanın felsefeden ayrılmasının yanında önemsiz kalır. Akademizmin dışında ve ötesinde, modern görgücülüğün (pozitivizmin ve nihilizmin) başarmaya çalıştığı şey, insanı gerçeklik [Hakikat C.E.] için duyulan kaygıya yabancılaştırmak, ona kendi varoluşunu her şeyi geçerli sayan, gerçeğin ve yanlışın ötesinde, iyinin ve kötünün ötesinde, genel olarak değerin ötesinde, her şeyi bireysel özence göreli kılan bir içgüdü dünyasına uyarlamak zorunda olduğunu öğretmektir." 17

Batı insanı uzun bir süredir insanlığını ve duyarlılığını yitirmiştir. Medyanın da etkisiyle ötekilere uygulanacak edimler önceden özel hazırlanmış yanlı haberlerle meşrulaştırılmaktadır.

"... modern uygarlık dediğimiz barbarlığa ilgisiz kalabilmek için kendini, bilincini, usunu uyuşturmaktan, insan duyarlığını duyarsızlaştırmaktan, salt bir insan olmanın sonsuz değerini unutmaktan başka bir yol var mıdır? Analitik felsefe denilen kuşkucu irrasyonalizm, modern Batı ekininin [kültürünün C.E] en sinsi ideolojisidir. Çoktandır dünya ekinini teslim alan Protestan tinin töresiz, tüzesiz, açgözlü, anamalcı özünün gereksindiği irrasyonalizmin beslenmesinden başka bir tarihsel işlevi yoktur. Gerçeklikten, insan değerlerinden soyutlanmış bir insanlıktan başka hangi insanlık, modern usdışı varoluş (ya da yokoluş) biçimlerine duyarsız kalabilir, dayanabilir, katlanabilir?" 18

Batı insanı kendi tarihindeki sömürgeciliği, köleciliği, saldırganlığı ve yok ediciliği görmemek için kuşkucu olmayı seçer ve Doğu'ya da kuşkucu olmasını öğütler:

"Bu uygarlığın yüzyıllar boyu sürdürülen sömürgeciliği, köleciliği, saldırganlığı, yok ediciliği için usu bastırılmış, sağduyusu bozulmuş bir bilinçten daha elverişli bir destek olabilir mi? Bu bilinç biçimi kuşkucudur; olgunun gerçek mi yoksa görüngü mü olduğunu ayırt edemez. Dünya savaşları karşısında kuşkucudur. (...) Bu bilinç biçimi gerçekten de evrensel insanlık değerlerinin ötesindedir. İyinin ve kötünün ötesindedir. Ya da GÖRECİDİR. Ulusalcıdır. Kabilecidir. Etniktir."

Batı Felsefesinin Eleştirisi

Hıristiyanlık
aşkınsal ve sonsuz olanı
sonlu imgelerle
görgül bir düzleme indirgemekte...
Aziz Yardımlı

Antik Mısır'daki Hermes kültürü (Sokrates öncesi), inisiyasyonla kazanılan değerlerden oluşan bir Philosophia, yaşayan bir göstergeydi. Haricilere kapalı olan bu öğreti, sonradan çeşitli nedenlerle dışarı açıldı ve iki ayrı koldan Avrupa kültür tarihini etkiledi: Antik Yunan ve Antik Anadolu felsefeleri ile Sami geleneği. Bu iki kol İskenderiye'de, Endülüs'te ve Anadolu'da birleşik kültürler de oluşturmuştur.

William Barrett, Batı Geleneği kavramını şöyle tanımlar:

"Batı geleneği diye adlandırdığımız şey iki büyük etki altında gelişmiştir: Musevi ve Yunan... Bu iki etki de özünde ikicidir (dualist); yani gerçeği ikiye bölerler ve birinin karşısına ötekini koyarlar. (...) Yunanlılar gerçeği, zihnin çalışma işlevleriyle ilgili bir çizgi çizerek bölerler. Tek başına Batı felsefesini kurmuş olan Platon, gerçeği akıl dünyası ile duygu dünyası arasında bölüştürdü. (Whitehead "Batı felsefesindeki iki bin beş yüz yıllık gelişmeler, Platon felsefesine eklenmiş bir sıra dipnottan başka bir şey değildir" diyor!) (...) Platon ve Aristo akla vurmayı (reason) [akıl yürütme C.E.], zihnin en değerli, en üstün işlevi olarak değerlendirmekle kalmadılar, onu bütün kişisel kimliğimizin merkezi durumuna getirdiler."

Doğu insanı ise ikiliğe düşmeyen, birleştirici, bütünsel ve sezgisel bir kültür geleneğine sahiptir.

"Doğulular (...) sezgiyi, akla vurmadan üstün tuttuklarından, birbirleriyle çelişen akılcı tutumla akılcı olmayan tutum, akılla duygu, ahlaklılıkla doğallık arasında kişiliğimizin merkezini sezgiyle buldular. Biz Batılılara bu ikicilik, kalıtım yoluyla gelmiş ve bizim bir parçamız olmuş. Musevilerden (...) durmadan kusur bulan bir vicdanı; Yunanlılardan son derece bölücü, akılcı bir zihni kalıt olarak almış bulunuyoruz. (...) Bundan yüz elli yıl önce filozof Kant, akla vurmanın aşılmaz sınırları olduğunu göstermeye çalıştı ama Batılı insanın zihni tam anlamıyla olgucu (pozitivist) olduğundan, böyle bir çıkarımı ancak bilimin de onaylaması durumunda ciddiye alabilirdi. (...) Heisenberg fizikte, Godel matematikte insanın akla vurma yetisinin aşılmaz sınırlarını gösterdiler... Böylelikle Batı'nın düşünce tarihinde bir dönüm noktasına gelinmiş oluyor. Bundan sonra atılacak adım, temelinde çelişkiler yatan akla vurmanın yapısını tanımak olacak."

Batı kültür tarihinde bazı düşünürler bu geleneğin dışına çıkmışlardır. Erich Fromm, bu düşünürleri şöyle özetler:

"Batı geleneğinde istisna oluşturan bazı filozoflarda deneyimsel bilgi bulunmaktadır: Spinoza'nın bilginin en yüce biçimi olan sezgisinde; Fichte'nin anlıksal sezgisinde; Bergson'un yaratıcı bilincinde. Bütün bu sezgi kategorilerinde özne-nesne ayrılığına dayalı bilgi aşılmış oluyor. (...) Bu tür deneyimsel bilginin önemi şu olguda yatmaktadır: Bu deneyimsel bilgi ile özne-anlığın (subject-intellect) kendisini bir nesne olarak gözlemesine dayalı bilgi ve farkındalık (awareness) biçimi aşılır ve böylece Batı'nın, bilme edimini ussal (rationalistic) kavrayışı da aşılmış olur."

Heidegger'in bir Alman arkadaşının Barrett'a söylediğine göre, bir gün Heidegger'i görmeye gittiğinde onu D. T. Suzuki'nin kitaplarından birini okurken bulmuş.

"Heidegger, "Eğer bu adamın söylediklerini doğru olarak anlayabiliyorsam, onun yazdıkları benim de bütün kitaplarımda anlatmaya çalıştığım şeyler" demiş. Kuşkusuz Heidegger'in felsefesi havası, yapısı ve kaynakları bakımından Batılıdır."

Heidegger'in felsefesini şöyle özetliyor Barrett:

"Batı felsefesi büyük bir yanılgı içindedir. Zihnin, akıl ve duygu diye ikiye bölünmesi, insanı Varlık'tan da, kendi varlığından da ayrı düşürmüştür. Bu yanılgı, gerçeği akılla aynı yerde aramaktan (Platon) başlar. Böylelikle doğal dünya, zihnin karşısına konmuş nesneler alanı oluyor.

Bunun sonucunda da nesneler, bilimsel ya da uygulama yollu tartıp [ölçüp C.E.] biçmelerle yararlı yoldu kullanılıyor. Yirmi beş yüz yıllık Batı fizikötesi (metafiziği), Platon'un akılcılığından Nietzsche'nin güçlülük istencine doğru yol almıştır. Bu arada da insan, gerçekten dünyanın teknolojik efendisi olmayı başarmıştır. Ama doğanın zorla ele geçirilmesi, insanı, Varlığa da, kendi varlığına da yabancılaştırmış, giderek tırmanan, giderek çileden çıkan bir güçlülük istencinin egemenliği altına sokmuştur. Böl ve yen, Batılı insanın Varlığa karşı yürüttüğü tutum, bu ilkeyle açıklanabilir. Ama bu öğüt kuşkusuz bilgeliğe değil, güçlülüğe yardımcı oluyor. Heidegger, artık bu geleneğin dönemini tamamladığını söylüyor. Bunları söylerken adımını bu gelenekten dışarı atmış olduğunu anlıyorsunuz! Acaba adımını nereye atmış? Doğu geleneğine mi yönelmiş? Bu konuda söyleyebileceğim şey ancak Zen'e çok yaklaşmış olduğudur."

D. T. Suzuki, Batı insanı ile Doğu insanının zihniyet farklılığını şöyle özetliyor: Batı insanı,

"... çözümlemeci, bölücü, ayırıcı, nedenci, birey olmayan, düşünceci, nesnel, bilimsel, genelleştirici, kavramlaştırıcı, plancı, kişiliksiz, kanuncu, sistemli, güç-kullanıcı, kendini ileri sürücü, iradesini başkalarına kabul ettirmeye her an hazır olan vb."dir.

Doğu insanı ise:

"bireşimci, bütünleştirici, tam, bölmeyen, sonuççu, sistemsiz, inanlı, sezgisel (daha iyisi şefkatli), dolaştırmayan, öznel, tinsel bireyci, toplumsal grup insanı vb."dir.

Suzuki, Zen kültüründe, "kişinin en yüksek kendiliğinin (Self, Zat), tam bir farkındalıkla, öğretmenin Öğreti (Dharma) üzerine konuşmasını dinlerken, bir tekbaşınalık (aloneness) ve aydınlanma içinde açığa çıktığını ve bunun Bir (The One) olduğunu" söyler. Bu ise bir tür Sohbet Aydınlanması olarak, Batının Aydınlanma kavramından farklıdır. Öğreti üzerine yapılan sohbet sırasında bütün sınırlar aşılır, kolektif bilinçdışının da ötesine geçilir ve Budizm'de 'Ayna Bilgi' (adarsanajnana) denen düzeye erişilir.

"Bilinçdışının (unconscious) karanlığı kırılır ve kişi her şeyi ışıkla parlayan bir aynada yüzünü seyreder gibi görür."

" 'Jnana' kelimesi genellikle bilgi olarak çevrilir, fakat görü (intuition) daha uygun bir çeviri olabilir. Bu kelime bazen aşkın bilgelik (transcendental wisdom) olarak çevrilir, özellikle 'pra' ekini alıp 'prajna' olarak kullanıldığında. Aslında, bir görü sahibi olduğumuzda, nesne halen önümüzdedir ve biz onu duyumlarız ya da algılarız, ya da görürüz. Burada bir özne-nesne ikiliği vardır. Oysa ki 'prajna'da (aşkın bilgelik, hikmet) ise ikilik yoktur. Prajna, sınırlı nesnelerle ilgilenmez, şeylerin bütünlükleriyle, kendisinin bilincine varmakla vb. ilgilenir. Bu bütünlük ise sınırlı değildir. Sınırsız bir bütünlük, sıradan insan kavrayışının ötesindedir. Bilgelik-görüsü (prajna-intuition) sonlunun bütünsel görüsüdür, sonlu nesneler ve olaylarla sınırlı olan günlük deneyimlerimizde hiçbir zaman yer almaz. Bilgelik ancak duyum (sense) ve anlık (intellect)'ın sonlu nesneleri, sonsuz kendileriyle özdeşleştiklerinde ortaya çıkar." 30

Suzuki'nin bilgelik-görüsü kavramı, İsmail Emre'nin Tevhid-gözü kavramıyla karşılaştırılabilir. Şöyle diyordu İsmail Emre:

"Tevhid gözü açılmamışsa eğer
her şeyi parça parça görür
gördüğü her parça başına bela olur."

Suzuki'nin sonlu nesnelerin sonsuz kendileriyle özdeşleşmesi anlatımı ise Spinoza'nın ebedilik görünümü altında kavramıyla karşılaştırılabilir.

Doğu'daki aydınlanma anlayışının Batı'daki aydınlanma anlayışından farklı olduğunu belirtmiştik. Şimdi Batı aydınlanmasının üzerine ışık tutalım. Hilmi Yavuz, Diderot ve D'Alembert'in Ansiklopedilerinin, Aydınlanma (ya da Aydınlıklar) Çağının, 18. yüzyıl Batı düşüncesine başat olan geleneğin simgesi olduğunu belirttikten sonra şunları söyler:

"Aydınlanma, her şeyden önce aklın ve bilimin egemenliğini kurmayı öngörüyordu. Kant (...) şöyle demiyor muydu: "Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmayış durumundan kurtulup, aklını kendinin kullanmaya başlaması. İnsanın kendi yaşamını akıl ile aydınlatması, akıl söyleminin egemen kılınması." Aydınlanma, başta din olmak üzere, bir aşkınlığı içeren her şeyi yıkıyor, insanı akla indirgiyordu. Kısaca, aşkın olan her şeyi önyargı ya da boş inanç sayıyordu Aydınlanma. Aydınlanmanın dünya görüşü Rasyonalizm [Usçuluk C.E.], dünyayı kavrayışı ise Pozitivizm [Görgücülük C.E.] ... Aydınlanma dediğimiz bu geleneğin (Paul Hazard, Aydınlanmayı bir 'crise de conscience' [bilinç ya da vicdan krizi C.E] olarak niteliyor) nelere mal olduğunu görebilmekse, madalyonun öteki yüzü... Aydınlanma çağında burjuvazinin çıkarları, anti-hıristiyan (dine-karşı) olmakla örtüşüyordu. Ama, çok değil, bir yüzyıl sonra, batı burjuvazisi bunun tam tersini yapacak ve verili toplumsal düzenin korunması için, hıristiyanlığa başvurarak Aydınlanma geleneğini olumsuzlayacaktır." 31

Batı felsefesi tarihinde bir şeylerin ters gitmesinin nedenini, Yunan/Arap felsefesindeki ussal geleneğin, ortaçağda Latin Hıristiyanlarının diline çevrilirken, görgücü bir yorumla aktarılmasında bulur Aziz Yardımlı:

"Bir yandan Yunan/Arap felsefesinin Latin Hıristiyan ortaçağdaki görgücü yorumu ve daha sonra aynı geleneğin özbilinçli aşamasını temsil eden İngiliz görgücülüğü felsefi tinin Hıristiyan Avrupa bilincine ne denli yabancı olduğunu gösterirken, öte yandan modern Avrupa Ussalcılığı da hiçbir zaman aynı düşünce ikliminde doğmuş olmanın izlerinden kurtulamamış, kendini hiçbir zaman skolastik tanrıbilimden özgürleştirememiştir." 32

Aziz Yardımlı, Batı kültürünün bilimsel kavramlarını da, felsefi kavramlarını da kendisinin üretmediğini, bunları uygar bir dünyadan ödünç aldığını söylemektedir:

"Bunun doğrudan sonuçlarından biri, kavramların özerk ussal üretimi, kurgul felsefe ve mantıksal yöntem gibi konularda hiçbir zaman tam bir bilinç geliştirmemiş, hiçbir zaman bu deyimlerin içeriğini kavrayamamış olmasıdır. Gerçekten de, Avrupa'da dinsel bilinç büyük ölçüde putperest bir tinde şekillenir ve öyle kalmayı sürdürürken, Doğu'da ... oldukça sağlam bir ussallık kazanmış olan doğal bilimler de bu yeni ekin ortamında aynı usdışı perspektifte astroloji, simya gibi yalancı-bilimlere indirgenmişlerdi. Antik ekinin çiçeklendirdiği ve Farabi'de aynı kurgul tini bir kez daha saltık arılığı içinde kavrayan felsefe de doğallıkla bilmenin en ilkel basamağında olan ortaçağ Avrupasında bütünüyle usdışı ve giderek utanç verici bir dönüşüme uğramış, felsefenin putperestliği olan görgücülüğe çevrilmişti." 33

Krishnamurti'nin bakış açısında da İslam'daki gibi tenzihi bir özellik vardır. Batı toplumlarının aşırı teşbihçi düşünce geleneklerine bu görüşü tanıtmak için Krishnamurti uzun yıllar sohbetlerini sürdürmüştür.

Aziz Yardımlı, Batı felsefesinin hiçbir zaman tenzihi ya da arı soyutlamayı anlamadığını şöyle vurgulamaktadır:

"İslamın bu tür yüklemleri saltık olarak dışlayan soyut Tanrı anlayışından bütünüyle ayrı olarak, Hıristiyanlık aşkınsal ve sonsuz olanı sonlu simgelerle görgül bir düzleme indirgemekte, bu yolla sıradan bilince ulaşabilmekte, ama böylece giderek çoğu kez duyulur [duyusal C.E.] bir tanrısallığın, putperestliğin eşiğine gelmektedir." 34

Bu alıntının ardından, Anadolu bilgeliğinde Museviliğin tenzihi bilinci, Hıristiyanlığın teşbihi bilinci ve İslam'ın ise bu ikisinin bireşimi olan tevhidi bilinci temsil ettiğini de belirtelim.

Anadolu Bilgeliği

Doğu'nun idealist tini
kurgul düşünceye her zaman açıktır
ve Farabi'nin özgür ussalcılığından sonra
Sufilik biçiminde süren gizemcilik
gerçeklik söz konusu olduğu ölçüde
kurgul felsefeye özdekçi bilinçten olduğu gibi
mutsuz bilinçten de sonsuz ölçüde daha yakındır.
Aziz Yardımlı.
(Mantık Bilimi'ne önsöz)

Hilmi Yavuz, ister somuttan (bilim), ister soyuttan (Freud-bilinçdışı, Marks-artı değer) başlanarak inşa edilsin, kuramların Hakikat'i keşf etmediklerini, onu icad ettiklerini, temsiliyet krizinin de bunu gösterdiğini belirterek, 'Bu krizden kurtulmanın yolu nedir?' diye soruyor ve sorgulamasını şöyle sürdürüyor:

"Bu yollardan biri, objektif gerçeklik diye bir şeyin olamayacağını, teorinin dışında bir gerçeklikten söz edilemeyeceğini öne sürmektir. Yani, teorinin ya da metnin dışında hiçbir şey yoktur. Teori, Hakikati nasıl kuruyorsa, hakikat öyledir. Bu durumda bir temsiliyet krizinden söz edilemeyeceği açıktır: Temsil edenin dışında bir temsil edilen yoktur çünkü... [Gösterenin dışında bir gösterilen yok! C.E.] Gelgelelim, bir temsiliyet krizinin içine düşmeden de Hakikat'in keşfedilmesi mümkün görünüyor: Hakikat'i ya da gerçekliğin bilgisini, empirik veya teorik bilgi (episteme) olarak değil ama bir ma'rifet (gnosis) olarak temellendirmek. Tasavvufun keşf olunmasının sanırım manası budur." 35

Izutsu, Batı (Heidegger, Sartre vb.) ve Doğu (vahdeti vücud görüşünü işleyenler vb.) varoluşçularının, Aristocu ontoloji (varlıkbilim) geleneğine karşı çıktıklarını öne sürer.

"Bu yüzden, Heidegger sadece 'var olan' (das Seiende) üzerinde yoğunlaşıp, ...(olmak) fiilinin hayati önemini bütünüyle unutmasından dolayı, tüm Batı ontoloji geleneğine karşı çıkar. Ona göre, ontolojinin ana konusu olması gereken 'var-olan' değil, 'olmak' das Sein fiilidir." 36

"Varlık, felsefede kullanılan teknik bir terimdir. Gündelik konuşmada aynı düşünceyi 'olmak' fiili ile ifade ederiz. Örneğin, 'gök mavidir' deriz. Fakat buradaki 'dir' fiili, son derece zayıf bir fiildir... 'dir' fiilinin rolü, yüklem (mavi) ile özneyi (gök) birleştirmekten ibarettir. (...) 'varlık' neredeyse bir hiçtir: Sartre, 'kafam boş' der. "Fakat gerçekte" diye devam eder Sartre, 'gök mavidir' ifadesindeki (...) olmak fiilinin arkasında 'bütün varlık' gizlidir. Ama insan sıradan bilinç düzeyinde bunların farkında değildir. Bu 'farkında olmama hali' kendini 'gök mavidir' önermesinde açıkça gösterir. Burada 'varlık', akla gelebilecek en zayıf surete bürünür ve 'gök' ile 'mavi' arasına sıkışıp kalır.

Sartre'a göre bu önermede 'mutlak gerçekliğe' işaret eden sadece ve sadece 'olmak' fiilidir (...) sadece 'varlık' nihai gerçekliktir. Sartre'ın dediği gibi varlık her taraftadır, etrafımızdadır, bizdedir, bizizdir." 37

Izutsu'ya göre Batı varoluşçuları dediği Heidegger ve Sartre ile Doğu Varoluşçuları dediği Vahdeti Vücud ya da Varlık Birliği okulu yazarları Varlık'ın gerçekliğine ilişkin temel bir deneyim ya da görüden kaynaklanmaktadırlar ve bu noktada Vahdeti Şuhud da devreye girmektedir: yani Varlık'ın görüsü. "Bu temel müşahede, İslam'da 'asaletül vücud' yani 'vücudun temel ve asıl gerçekliği' olarak bilinir." 38 Karşılaştırma yaparken benzer noktaları vurgulasa da, Izutsu, Batı varoluşçuları dediği filozofların bahsettiği varlık ile, Vahdet-i Vücud felsefesindeki vücud kavramının, anlam olarak farklı olduklarını vurgular. 39

Vahdet-i Vücud okulunun kurucusu kabul edilen Muhyiddin İbn Arabi'nin Marifet (gnostisizm) diye isimlendirdiği bilme türü, bir fenafillah deneyimi ile, bizzat Hakk'ın insanın yetisi olmasıyla bağıntılıdır.

"...Sufinin yaşadığı tecrübe açısından baktığımızda, kesinlik düzeyindeki bilme yani Hakkulyakin ki bilginin en üst düzeyini oluşturur, bir tür fena hali, tecrübeyi yaşayanın ben bilincinin ortadan kalktığı hal'dir. Bilginin en yüksek mertebesine 'aydınlanma' (işrak), 'iç müşahede', 'zevk' ya da 'huzur' durumunda ulaşılır. En yüksek bilgi, teknik adı Tevhid (birleme) olan Huzuri bilgi'dir. Tasavvufi kullanımında bu birleme durumu, ben bilincinin tamamen kaybolması, yani fena adını alır." 40

Bu ise kişinin kendisini tanıması sürecidir.

"Öyleyse Marifet, Hakk'ın, insanın yetisi oluncaya kadar sufi teknikleri uygulamak ve kişinin kendisine dönüp nefs bilgisini, kendini tanımayı gerçekleştirmesi demek olacaktır." 41

"Hakk ile birliktelik, sufinin, bu dünyaya gelmeden önceki haline [fıtrat, nisarga, sahaj C.E.] misakdaki haline geri dönmesi demektir." 42

İbn Arabi, Endülüs doğumludur ve Kuzey Afrika'da, Orta Doğu'da geçen çalışmalarla dolu uzun bir seyahatten sonra Anadolu'ya gelmiş, Malatya, Kayseri ve Konya'da yazılarını yazmış ve öğretisini yaymıştır. Muhyiddin İbn Arabi'nin

"Varlık Birliği öğretisi kısa zamanda Anadolu'nun heterodoks yapısının farklılıkları bağdaştırıcı felsefesi niteliğine bürünmüştür. Bu görüş, ayrı niteliklerde görülen doğa nesneleri ve yaşam biçimlerinin, aynı Varlığın farklı görünüşleri olduğu savı ile Anadolu coğrafyasında yüzyıllarca sürecek bir hoşgörü kültürüne neden olmuştur."

Horasan kültür çevresinden Anadolu'ya göç eden Alp Erenler kuşağının, Vahdet-i Vücud anlayışının yaygınlaştığı bu topraklarda, özgürce ve hoşgörü içinde yaşama olanağı elde ettiklerini belirtir Bobaroğlu:

"Anadolu'nun bağdaşık kültürel ortamında yetişen bilgeler, insanı, yaşam biçeminin ereği olarak görmüşler. Yaşam biçeminin ereği olan insan, olgun insan (kamil insan) olarak kavramlaştırılmış ve sürece giren herkesin, erginlenme (inisiyasyon) yoluyla etap etap bu olgunluğa ulaşabileceğini, bu olgunluğun, öznesinde kurulacağı söylenmiştir. Olgun insan öğretisi, sanal ya da imgesel değil, Tanrı vergisi ya da metafizik de değil, aksine sürece giren her insanın kendi çabası ve emeği ile birleştirilmiş, bilgeler eşliğinde bir eğitim yoluyla gerçekleşen bir öğretidir." 44

Bu bilgelik öğretisinin, insanı insana gardaş etme projesiyle, Anadolu coğrafyasındaki geçmiş uygarlıkların üzerine bir krema gibi döküldüğünü söyler Bobaroğlu. Bu bilgelik öğretisi günümüz insanı için araştırılmaya ve özümsenmeye açık bir kültürel biçemdir.

"Bir kültürel biçem, bir öğreti, bir ekolün başarısı, onun içinden yetişen insanların evrensel kalitesiyle ölçülür ya da değerlendirilir. Anadolu uygarlık ağacının meyveleri ise Thales'den, Diyojen'den, Pavlus'tan, Orpheus'tan, Hünkar Hace Bektaşı Veli'ye, Yunus'a, Pir Sultan'a, Mevlana'ya, Dadaloğlu'na, Karacaoğlan'a, Nesimi'ye, İsmail Emre'ye kadar nice tatlar sunmuştur insanlığa. Ve Anadolu yaşam biçemi bu tarihsel bilgelik ile taçlanmıştır." 45

Bilgi, Bilgelik, Yokluk

Kendimizi bir başkasına bırakıyoruz...
Kendi kitabımızı, kendi tarihimizi
hiçbir zaman okuyamıyoruz,çünkü
sürekli başkalarına bağımlıyız:
grup tedavileri, çeşitli psikosomatik
tedaviler, psikoterapiler
ve bunun gibi şeyler.
J. Krishnamurti

Krishnamurti bilginin düşünce ile, bilgeliğin ise organik zeka ile bağıntılı olduğunu söyler. Bilgelik kendimizi gözlemlemek, kendimizi eğitmek ve'ben'in (me) yokluğunu yaşamak ile başlar. Bireysel bilinçlilikte gerçekleşecek bir bilgeliğe dönüşüm, bütün toplumda köklü bir değişime olanak sağlayacaktır. Toplum ise milyonlarca yıllık deneyimlerle, bilgilerin birikimiyle, gelenekle koşulludur. Bütün bunlardan dolayı da beyinler koşulludur. Düşünce sınırlıdır, koşulludur ve bize binlerce sorun çıkarmıştır.

"Kriz siyasette değil, totaliter ya da demokratik denen hükümetlerde değil. Kriz bilim adamları arasında ya da kurulu saygın dinler arasında değil. Kriz bizim bilincimizde, zihnimizde, kalbimizde, davranışlarımızda, ilişkilerimizde. Ve kriz, düşünce tarafından oluşturulan bilincimizin doğası ve yapısını anlamadığımız sürece, tam olarak, bütünsel olarak anlaşılamaz." 46

Olan'a yönelmekten korktuğumuz için sürekli olarak kendimizi oyalıyoruz. Sevgi, şefkat, iyilik gibi değerlerimizi yitirdik. Bütün bunların temelinde ise belleklerimizde depolanan haz ve acı kayıtları ile oluşan ben ve ben-olmayan bölünmesi yatıyor. Bu bölünmenin yol açtığı çatışmalara, krizlere ise düşüncelerimizle ve geleceğe yönelik planlarımızla çözümler arıyoruz. Oysa ki çözüm düşünce ve planlarda değil, sorunları oluşturan zihin ve düşüncenin doğasının farkındalığında yatmaktadır.

"...kendimize açık bir biçimde bakmak istemiyoruz. Kendini eğitmek, bilgeliğin başlangıcıdır. Bilgelik kitaplarda değildir, başka herhangi bir şeyde değildir, ama kendi bencil, dar, bozulmuş, her gün tekrarladığımız etkinliklerimizi anlamamızdadır. Kriz kalbimizde ve zihnimizde, beynimizdedir." 47

Zihnin ve düşüncenin doğası her zaman geçmişe bağlı olan deneyim, bilgi, bellek kayıtları, düşünceler ve edimlerden oluşur. Bir sorunumuzu çözmek için oturup planlar yaptığımızda, şimdiki zamanda değiliz demektir. Geçmiş olaylar, geçmişe bağlı zihnimizle geçmişe ait tasarımlar üretmektedir. Arada biz, şimdiyi yaşayan ben olarak var olduğumuzu sanırız. Oysa ki ben (me), kendimize ait geçmiş birikimlerin toplamıdır. Kendisinin varlığı bir sorundur, bir yabancılaşmadır, bir kimlik krizidir. Yaşam ise dirimsel bir şimdidir. Eğer biz gerçekten yaşamak istiyorsak, olan'a düşüncesiz ve imgesiz bir farkındalıkla yönelmeliyiz. Bu ise hiçbir zaman geçmişi yinelemeyen, sürekli öğrenme halinde olan bir bilinçtir. Bu bağlamda şimdiyi özgürce yaşamak ve şimdi öğrenmek bir ve aynı harekettir.

"...burada, dünyada gerçekten neler olup bittiğini ve dünyadaki karışıklıkları gözlemek ve bir soyutlama yaparak onu bir ideaya dönüştürmemek var. Lütfen bu nokta üzerinde çok açık olun. Bir ağacı gözlemlediğimizde, ağaç sözcüğü bir soyutlamadır, ağaç değildir. Umarım bu nokta açık seçik anlaşılmıştır. Sözcük, açıklama, tanımlama gerçeklik değildir. 'Nedir'in yanıtı değildir. (...) Dünyada ve kendi bilincimizin derinliklerinde gerçekten neler olup bittiğini gözlemlersek ve bu gözlem soyutlama yapılarak bir ideaya dönüştürülmezse, saf, doğrudan, berrak olarak kalabilir. Çoğumuz idealarla yaşıyoruz, ama onlar gerçeklik değil. Önemli olan tek şey idealar haline geliyor, gerçeklik değil. Filozoflar ideaları çeşitli anlamlarda kullanıyorlar, ama biz idealarla ilgilenmiyoruz!" 48

Bilgi sınırlı olduğundan ve biz de her zaman bir 'bilgi-düşünce-imge-edim' alanı içinde hareket ettiğimizden yaşamımız çatışmalarla doludur. Ekonomik, politik, dinsel ve kişisel ilişkilerimizdeki çatışmaları, sorunları çözmeye çaba gösteririz, ama bu tutumumuz sorunlarımızı çözmediği gibi başka sorunlar ve çelişkiler yaratır!..

Beyin ya da zihin bu çelişkilerden, sorunlardan, çatışmalardan özgürleşebilir mi?

"Beyin ancak özgür olduğunda bu sorunları çözebilir, aksi takdirde çözemez. Sevginin ne olduğunu, hakikatin ne olduğunu anlamak için özgürlüğün olması gerekir ve bunu size kimse veremez. Bunu siz kendiniz çok çalışarak bulmalısınız." 49

Bütün koşullanmalardan, bölünmelerden, çatışmalardan özgürleşimin olanaklı olup olmadığını sorgulayabiliriz. Bunun için önce onların yapısını önyargısız olarak gözlemlemeliyiz. Bu arı gözlemin kendisi bize bütünsel bir dikkat sağlayacaktır. Bu bütünsel dikkatin içinde ise büyük bir enerji vardır ve hiçbir korkuya, hiçbir şehvete ve şiddete yer yoktur.

"Siz bir birey olarak, gerçekten kendi içinize son derece sorgulayıcı, acımasız bir biçimde dönerek, her birimiz için bütünüyle özgürleşmenin olanaklı olup olmadığını bulabilir misiniz? Kuşkusuz yalnızca 'özgürlük' varsa 'değişim' olabilir! (...) Zihnin kendi yapısında kökten bir dönüşüm yaratmamız gerekiyor. (...) Değişmek, bütünüyle farklı bir biçimde düşünmektir. Endişenin, çatışma duygusunun; başarmaya, bir şey olmaya ya da bir şey haline dönüşmeye yönelik savaşımın olmadığı bir zihin durumunu ortaya çıkarmaktır. Bu, korkudan bütünüyle özgür olmak demektir." 50

İnsanın kendi bilincinde köklü bir devrim gerçekleştirebilmesi için tek başınalık halini yaşaması gerekir. Bu tek başınalık (aloneness) hali ise, kişinin yalnız kalması (lonelyness) değildir. Günlük yaşamdaki kullanımından farklı olarak, bilgeliğe geçişte zorunlu bir kıpıdır.

"Size öğretecek bir öğretmen, sizi kurtaracak bir kurtarıcı, ne yapılması gerektiğini söyleyecek bir guru olmadığını gerçekten anladığınız zaman, her şeyi kendiniz yapmak zorunda olacaksınız, bu da olağanüstü bir enerji gerektirir." 51

"Hayal edilemeyecek kadar büyük bir enerji ise beynin içindeki geniş uzaydadır." 52

İşte Anadolu bilgelik yolu olan sohbet sırasında kişiler özel bir mantra, meditasyon ya da yoga deneyimine gerek kalmadan bu yoğun gücü yaşayabilirler. Krishnamurti de bu sohbet yöntemini kullanmış bir bilgedir, tıpkı Nisargadatta Maharaj ve İsmail Emre gibi.

İnsanın içinde açığa çıkmayı bekleyen bu büyük enerji, yüzyıllardır bastırılmış ve dumura uğratılmış organik zekadır. Buna arı dikkat de denebilir, arı farkındalık da. Aynı zamanda bizzat bilgeliğin kendisidir. İnsanın saf fıtratının görüsü ve anlayışıdır. Bu bağlamda Krishnamurti, bir kişide açığa çıkacak böyle bir değişim ve dönüşümün, bütün toplumun ve bütün insanlığın değişimine yardımcı olacağını belirtir. Farklı bir öğrenme biçiminden söz eder Krishnamurti ve bu öğrenme ediminin uygulandığı yerler olan kendi okullarını kurar.

"... bütünüyle farklı bir öğrenme biçimi olduğunu düşünüyorum, ama bunu anlamak ve bu farklı biçimde öğrenebilmek için, yetkeden [otoriteden C.E.] bütünüyle kurtulmalısınız! Yetke, bilginin bellek olarak biriktirilmesi olmayan bu öğrenmeyi engeller. (...) bilgi birikimi, özgür olmasını engeller. (...) Benim söz ettiğim psişik birikimdir ve özgürlüğü bütünüyle engelleyen işte budur." 53

Özgür bir yaşam ile psişik birikim olmadan yaşamak aynı şeydir Krishnamurti'de ve birey, psikolojinin yarattığı tüm şeyleri, Freud'u, Jung'u, vb. reddedip, aynı zamanda saf zeka ve merhamet de olan bir sevgiyi (sophia) yaşayabilmelidir. Bu ise sohbet hali içinde, otoritesiz bir konuşma, dinleme ve sessizliği yaşama sürecine katılarak geliştirilebilir.

Okulda, üniversitede, vb. edindiğimiz ve biriktirdiğimiz bilgi ile Krishnamurti'nin öğrenme edimi bütünüyle farklıdır. Krishnamurti'de öğrenme sanatı aynı zamanda yaşama sanatıdır. Öğrenme bütün yaşam boyu sürecek bir tutumdur.

"Öğrenme sürekli bir harekettir. Hiçbir zaman biriktirme olmaması için öğrenmede sürekli bir hareket vardır. Çünkü biriktirilen 'ben'dir (me), sizi ayıran ben (me), dolayısıyla çatışma vardır. 'Ben' (me) olan yerde çatışma olmalıdır [olmak zorundadır C.E.], çünkü bölünmenin tam göbeğinde yatan budur. Sevgi de öğrenilemez. Bilgi, bilgeliği ya da sevgiyi elde edemez. (...) Dikkat her türlü çatışmanın sona erdiği bir yaşama biçimi bulmaya kendini bütünüyle adamış bir zihnin halidir. İnsan ilişkisinde bu çatışma biterse, bütünüyle farklı bir kültür oluşturacağız." 54

Kendinin-bilgisi (self knowledge), bilgeliğin (wisdom, prajna) başlangıcıdır. Anadolu bilgeliğinde bir insanın öteki insanlara karşı davranışlarını belirleyen temel tutum hoşgörüdür, bütün milletleri bir görmektir. Kutsal olanla ilişki belirli günlerde ya da gün içindeki belirli saatlerde yapılan törenlerle sınırlanmaz. Kutsal olanla ilişki andan ana, insandan insana bütün bir yaşamı kapsar. Anadolu irfan öğretisinde evrensel özgür insan modelinin özü budur. Krishnamurti benzer bir şekilde bilgelik yaşamı ile gündelik yaşamın bir ve aynı hareket olduğunu, kendinin bilgisi olduğunu belirtir.

Zihinlerimiz imgesiz ve düşüncesiz bir konumdayken, eğer buna alışık değilsek, içimizi bir korku kaplayabilir. Bunun nedeni belleğimizdeki kayıtlardır. Kendi sahte kimliğimizi bu kayıtlarla özdeşleşerek oluşturduğumuz için korkarız. Bu yüzden de zihnimizi sürekli olarak imgeler ve düşüncelerle doldururuz.

" ...imge sahibi olan sizle, imge sahibi olmayan bir kişi arasındaki ilişki nedir? (...) Bu sevgidir. (...) İmge, sanı, fikir, sonuç, simge, bütün imgeleri oluşturan düşünce demektir. (...) zihin şu anı, 'olan'ı belleksiz, imgesiz, sonuçsuz, sanısız, yargısız, geçmişi değerlendirmeden gözlemleyebilir mi? Yalnızca 'olan'ı gözlemlemek (...) 'olan'la bütünüyle yaşamanın, imge bile olmadan yaşamanın ne demek olduğunu öğreneceksiniz (...) incitici bir imge yaratan düşüncenin hareketi olmaksızın beni dinleyebilir misiniz? (...) Deneyin. Yapın, o zaman ne kadar olağandışı bir değişimin gerçekleştiğini anlayacaksınız, dolayısıyla [böyle bir C.E.] zihin hiçbir zaman geçmişin yüküyle ezilmez. Bu, genç bir zihne sahip olmak gibidir." 55

"Hiçbir arzum ve düşüncem yok" diyen İsmail Emre gibi, insanın imgesiz, düşüncesiz, bensiz (me) bir arı farkındalık içinde, arı bir dikkat, bir gözlem anı içinde bilgeliği yaşayabileceğini söylüyor Krishnamurti. Bu ise Anadolu irfan öğretilerinde "sohbette yaşanan fenafillah hali içinde keşfedilen hakikatler" ile karşılaştırılabilecek bir olgudur.

"Krishnamurti: Anılar bağlamında deneyim, bilgi, belirli düzeylerde yararlıdır; ama psişik 'ben'i (me), benliği güçlendirmek için bir araç olarak 'ben' (me), yalnızca yanılgı ve üzüntüye yol açar. (...) Adlandırma, gelecek deneyimleri engeller. Deneyimleme durumu söz konusu olduğunda adlandırmadan, ilişkilendirmeden, bellek sürecinden özgürlüğün var olması gerekmez mi (...) deneyimlemek için, bilinenin sona ermesi gerekir. Bilgi anlamaya engeldir.
Soran: 'Bilgi, deneyim, anılar olmazsa bize ne kalır? O zaman hiç oluruz.'
Krishnamurti: Şimdi bundan daha çoğu musunuz? (...) Bu eklemeler olmadan 'hiçsiniz'-ki bu hakikattir (...) bazı felsefi soyutlamalar bağlamında değil, gerçekten de hiçiz. Bu hiçliğin deneyimlenmesi ise, bilgeliğin başlangıcıdır."56

Hakikat düşünce yoluyla bilinemez, ancak organik zeka ile algılanabilir. Çünkü düşünme edimi her zaman bir düşünen-düşünülen ikiliğini gerektirir ve bu ikilikten kurtulamaz.

"Hakikatin algılanması zekadır ... imge yoktur, ben (me) yoktur, psişik içerik yoktur, yalnızca zeka çalışır. (...) Hakikatin algılanmasının zekası ... yalnızca zekanın işlediği bir durumda olabilmek ... azizlerin, ciddi insanların ve büyük öğretmenlerin aradığı da budur ... ben(I), imge orada değildir." 57

"Dikkat, farkındalık ve büyük bir şefkat duygusuyla seyretmekte, kendine özgü bir zeka vardır. Bu seyrediş ve zeka harekettir." 58

Dikkat salt enerjidir. Bütün psişik sorunlarımızı çözecek, bizi onlardan kurtaracak, zihinde hiçbir anı ya da anı izlerinin kalmamasını sağlayacak olan da budur.

"Bütün dikkatinizi verdiğinizde ... artık gözlemleyen yoktur. Bu durumda salt enerji olan bir dikkat hali vardır ve bu salt enerji, zekanın en üst biçimidir. Doğal olarak bu zihin hali bütünüyle sessiz olmalıdır, bu sessizlik (...) tam bir dikkat, denetim altına alınmamış bir dinginlik olduğunda ortaya çıkar. Gözlemleyen ve gözlemlenenin olmadığı bu tam sessizlik, dinsel bir zihnin en üstün biçimidir. Ancak, bu hal içinde neler yaşandığı dile getirilemez, çünkü dile getirilen bir şey gerçek değildir. Bunu anlamanız için kendi kendinize yaşamanız gerekir." 59

Chittick Batı'nın duyum, algı, anlıksal düşünce ve bellek üzerine, bilgi üzerine kurulu yaşam biçemi ile Doğu bilgeliğinin yaşam biçeminin farkını ortaya koyan şu satırları yazar:

"İbn Arabi'nin üstünde durduğu konulardan biri, akıl'ın, tanrı, dünya ve ben hakkında bilgi kaynağı olarak yetersiz olduğudur. Onun öğretileri temelde 'keşf', 'doğrudan doğruya tanık olma' (şuhud), 'temaşa' (müşahede) ve 'zevk'e dayanır ki, bunların hepsi de aklın sınırlarını aşar." 60

Anlamlandırma süreci insan beyninde protein çökmelerine neden olduğu için buna kelamın et olması da denmiştir. Başka bir deyişle, öğreti üzerine çalışmalar kişilerde nesnel birikimlere yol açar. Her öğreti, her ideoloji, her kuram kendini överek insanlarda bedenlenmek isteyen bir ruh gibi davranır. Bu arada özgürlük, irade sözcüklerini de mutlaka kullanır. Oysa bütün bunlar epistemolojik zorlamalardır.

Hakiki kimlik bu tür etiketlerle elde edilemez.

Doğrudan yaşantı denilen şey insanın ontolojik yanının ilişkiye girmesidir. İnsanın bir aynaya benzetilen özvarlığı dikkatini yönelttiği her şeyi içinde yansıtır, başka bir deyişle o şey olur. Dolayısıyla öncelikle ontolojik varoluşun kendi bilincine varması gerekir. Buna yokluk deneyimi adı verilir. Varoluşunun içinde saklı bulunan öznitelikler, değerler, erdemler o zaman kendilerini o insandan dışavurur ve başka insanlara da bu erdemleri deneyimleme olanağı sağlar. Bütün bunlar insan bilincinin dönüşüm kıpıları olarak adlandırılabilir. İnsan ontolojik olarak zati erdemler taşır, ama bu erdemleri açığa çıkartıp çıkartmamak onun edimleriyle belirlenir. Arı kavramsal bilinçlenme yanında keşf, sezgi, doğrudan deneyim ve en önemlisi zevk bu dönüşümün duraklarıdır


Yorum yaz

Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

FELSEFE VE SANAT...

Kategoriler

Arkadaşlarım

naki